İnsan için ayırt edici birçok tanım vardır; bu tanımlar çeşitli disiplinlerin damgasını taşırlar. Eğer “etik disiplini” söz konusu olursa, o zaman “İnsan değer üreten bir varlıktır” tanımı öne çıkar.

Kuşkusuz, insan yalnızca değer üreten varlığa indirgenemez; nasıl ki yalnızca “düşünen varlık”, “eylem varlığı”, “ahlâk varlığı”, “istenç varlığı”, “toplumsal varlık”, “emek varlığı” vb. tanımlarına indirgenemezse.

Aslında her indirgeme bir soyutlamanın ürünüdür ve çeşitli disiplinlerin kendi bağlamlarında yaptıkları soyutlamalarla ortaya çıkan insan tanımları insanın bir yönünü ya da bir niteliğini vurgulamaktan başka bir anlam taşımaz. O halde, şunu söylemek yanlış olmaz sanırım: İnsan soyutlamalarla elde edilen tek tek tanımlara ya da ulamlara (kategorilere) indirgenerek anlaşılamaz; ancak “ulamların ayrımlı birliğinde” daha iyi anlaşılabilir.

İnsan tarih sürecinde doğa, toplum ve kendisiyle olan ilişkilerinde yaşama biçim vererek “ekin” ve “uygarlık” üretir; aynı zamanda yaşama “anlam” verir. İşte bu anlam verme işi ile “değerler” üretilir. Bu nedenle, “uğruna yaşamaya değer” inanç, fikir, eylem ve idealler değerleri oluştururlar.

Değerler, üretildikleri ekin ve uygarlıklara damgasını vururlar. İnsanın düşünsel, psişik, toplumsal ve tinsel (manevî) yaşamı; seçip, üretip bağlandığı değerler çevresinde oluşur. Benimsenen değerler “töre” ve “eğitim” yoluyla gelecek nesillere aktarılır ve toplumlar bu değerler yoluyla yoğrularak “toplumsal ve bireysel tin”i oluştururlar.

İnsanlık tarihinde birçok düşünür değer sorunu ile ilgilenmiş, onun “neliği”, “niteliği” ve “işlevi” üzerine fikir ya da söylem oluşturmuştur.

Kimi düşünür değerlerin “kaynağına” yönelmiş; kimisi “amacına”, “işlevine”; kimisi “paylaşımına” ve “benimsenmesine”; kimisi “ketleyici” ya da “özgürleştirici” yanına vb. dikkat çekmiştir. Kimisi de “değerin değerini” konu edinerek “değer etiği” üretmeyi denemiştir.

İnsanlık tarihine baktığımızda, ne kadar inanç, töre, ekin, uygarlık ve ne kadar felsefî disiplin, mantık örgüsü ve ideoloji varsa, o kadar da değer anlayışının ve değerler dizgesinin var olduğunu görürüz.

“Kavramlar”, giderek “değerler”, yaşamdan “düşünen özne” yoluyla üretilir ve öznede kaldıkları sürece de özneldir. Kavramlar dil yoluyla iletişim ve bildirişime girerse toplumsallaşır. İnsan düşünce ve emeğinin “nesnel ürünleri” ekin nesnelerinde varlaşır ve o toplum ortadan kalksa da, nesnelere dönüşen düşünceler, tarih sahnesinde varlıklarını sürdürür. Ancak, değere dönüşen kavramlar onu yaşayan ve paylaşan “özneler” (insanlar) olmaksızın var olamaz. “Uygarlığı” yaratan bu kavramlardır. Biz ekin (kültür) nesnelerinde ancak yaşamın ve uygarlığın (değerlerin) izlerini ve yansımalarını bulabiliriz; yaşamın kendisini değil.

Düşünce Tarihinde Değerler Sorunu

Sokrates’e göre, “Sorgulanmayan yaşam yaşamaya değmez.”

Platon’a göre, yaşam “iyilik”, “doğruluk” ve “erdem” değerleri üzerine bina edilmelidir.

Platon’un öğrencisi Aristoteles’e göre ise, “dizgesel ahlâk etiktir.” Başka bir deyişle, etik bir “değerler dizgesi” (sistemi) olarak, yani “bütünsel” olarak ele alınmalıdır.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel

Hegel’e göre, “ahlâk” geleneksel ve töreldir; düşünce dolayımından geçirilerek ahlâksal değerlerin ussal kılınması ise “etik”tir. Değerler ussal kılınıp etikleştikten sonra, artık toplumsal yaşam geleneksel ahlâka değil “etik”e bağlı düzenlenmeli (hukuk) ve kişiler “etik”e bağlı olarak eğitilmelidir. Hegel’e göre, etik (ahlâk üzerine düşünerek oluşturulan disiplin) ussal kılındıktan sonra artık ahlâk aşılmıştır. İnsan bundan böyle, ahlâk (moral) varlığı değil bir “etik varlık”tır. Başka bir deyişle, insan, ahlâkının “bilincine varmış” (etik) olarak insan olmuştur.

  1. Hartmann’a göre, “etik” ahlâksal bağıntıların niteliği üzerine genel bir görü elde etmektir; ahlâklar (moraller) çoktur, ama etik tektir ve disiplinlidir.
  2. Marx’a göre, “etik” yalnızca bilincine varılmış bir ahlâk ve herkes için geçerli “soyut”, “ideal” insan değerleri değil; sınıfsal boyutu, toplumsal gerçeklik içindeki yeri ve konumu ile somut insan için belirlenmiş ve karşıtlığı içinde var olan bir değerler sorunudur.

Düşünürler, etik değerleri başvuru dizgelerine (referans sistemine) göre açıklamışlardır:

  1. Doğadaki düzene (kozmos) uygunluk,
  2. Belirlenmiş ya da konulmuş ve üzerinde konsensüs sağlanmış normlara uygunluk,
  3. Tarihsel, olgusal, eylemsel ve somut insan gerçekliğine uygunluk.

Etik Sorunlar

  1. En yüksek “iyi” sorunu,
  2. Doğru eylem (ilkesel) sorunu,
  3. İstenç özgürlüğü sorunu,
  4. Kendini ifade etme ve gerçekleştirme özgürlüğü sorunu.

En genelde, “iyiye bağlı amaç” ahlâkın değerini oluştururken, ahlâk ile etiğin birleştiği nokta “amaçlılık” olarak karşımıza çıkar.

Amaca doğru “çaba dürtüsü ve motifi” olarak ahlâk ve değerler söz konusu olduğunda:
– Tanrıya adanmak,
– Doğayla uyum içinde yaşamak,
– Belirli bir toplum ile uyum içinde yaşamak,
– Kendi kendine yeterli olmak,
– Acıdan kaçıp olabildiğince haz duymak,
– Kendini gerçekleştirmek vb. tasarımlar ortaya çıkmaktadır.

Amaç “iyi” kavramıyla belirlenmişse, bireysel açıdan sağlık, güvenlik, esenlik ve mutluluk yaratıcı değerler söz konusudur.

Değerler sezgisel olarak (betimlenerek) ortaya konuyorsa, bu “ahlâk”tır (moral). Ama bu değerlerin bilgisi (kavramlaştırılarak) ortaya konursa, bu “etik”tir.

Duyunç (Vicdan) Açısından Değerler Etiği

– Ya önsel değer bilincine,
– Ya ödev koyan aklın son başvuru durumuna,
– Ya toplumsal gelişmenin ürününe,
– Ya da eğitimin ürününe dayalı olarak sorgulanmaktadır.

İstenç (İrade) Özgürlüğü Bağlamında Değerler Etiği

– Belli durumlar karşısında özgür karar almak; yaşamını kendi kararlarıyla, belli bir amaç ve belli bir yarar doğrultusunda yönlendirmek,
– Kant’ın dediği gibi, istenç özgürlüğünü olgulara (fenomenlere) bağlı olarak ele almak,
– Belirlenimcilerin dediği gibi, makrofizikteki nedensellik ve belirlilik ilkesine bağlı olarak ele almak,
– Özgürlükçü ve eylem özgürlüğüne bağlı olarak, mikrofizikteki belirsizlik ve görelilik ilkesine bağlı olarak ele almak vb. önermeler bağlamında sorgulanmaktadır.

Etik Tipleri

Düşünce tarihinde felsefî disiplinlere bağlı olarak etik tipleri ortaya çıkmıştır:

  1. İçerikli Değer Etiği: M. Scheler ve N. Hartmann’ın başını çektiği bu görüş I. Kant’a karşı geliştirilmiştir.

Kişisel olarak araç değerler görelidir; ahlâksal değerler araç değerler içinde köklenirler (özdeksel ilişkiler).

Ahlâksal değerler “değer duygusuna” bağlı olarak vardırlar ve “ne” oldukları söylenemez; ancak “gerekli” oldukları söylenebilir.

Ahlâksal değerler “deney”den gelmezler; gerçekleştirilmeleri gerekir.

  1. Biçimsel (Formalist) Değer Etiği: I. Kant’ın öncülüğünü yaptığı görüş.

Bir etiğin biçimsel olması bir değerin “yapı ve formuna” dayanmasını gerektirir; değer “içeriğine” bağlı değildir.

Ahlâk ilkesine bağlanmayı “istemek” gerekir.

İnsan kendi koyduğu yasaya bağlı olarak “otonom” bir varlıktır ve özgürdür; çünkü doğal yapısında insan “heteronom”dur ve dıştan belirlenir.

Kategorik emperatif (koşulsuz buyruk): Öyle bir ilkeye bağlı olarak eylemde bulun ki, bu ilkeye dayanarak isteyeceğin şey, aynı zamanda bir “genel yasa” olsun.

Ahlâk yasası “aklın olgusu”dur. Ahlâk yasasının “özgür karar” ve “ortak istence” dayanması koşulu, hukuksal ve politik uygulamalar için modeldir.

  1. Yararcı Etik: S. Bentham, Pears, James, Dewey.

Toplumun esenliği “ahlâk yasası”dır.

“Kendini sevmek” ve “başkalarının esenliğini istemek” güzel ahlâktır.

Yarar ilkesi: Bir insanın eylemi, o insanın olanaklı birçok eylem biçimleri içinden en yararlısını seçtiği ölçüde “ahlâksal bir değer”e sahiptir.

  1. Psiko-Lojistik Etik: D. Hume.

Eylemleri motive eden şeyler “haz”, “acı”, “eğilim”, “duygu” gibi psişik şeyler olup eylemleri değerli kılan da bunlardır.

“İyi” ya da “kötü” hakkındaki bilgimiz “haz” ve “acı”ya bağlı olarak “ahlâksal” olur.

  1. Doğalcı Etik: Stevenson.

Ahlâksal haklılık duygusunun kaynağı “özgüven” duygusudur.

  1. Belirlenimci Etik: Spinoza.

Eylem özgürlüğü yoktur; her eylem bir belirleyici nedene dayanır.

Ahlâksal davranışlara neden olan kaynaklar saptanmalıdır.

  1. Özgürlük Etiği: Fichte, Sartre, Heidegger.

Kendini evrenin merkezine koyan insan, “ben bilinci”ni ahlâksal eylemin koşulu kılabildiği sürece özgürdür (Fichte).

“Özel” ve “özgül” bir kararın ürünü olan koşulsuz eylem, ancak insanın böyle özgür bir eylem içinde kendisini gerçekleştirebildiği sürece bir “koşulsuz eylem” olur. “Özel” ve “özgül” bir karar bu durumda “en yüksek ahlâksal buyruk” olarak “geçerlilik” ve “gerçeklik” kazanır (varoluşçuluk).

Martin Heidegger

Ahlâkın ölçütü “kendi olmak”tır (Heidegger).

Duyuncu (vicdanı) burada olmaktan “kendi olma”ya, eş deyişle “var olma”ya çağırmaktır (Heidegger).

Özgürlükçü etik “belirlenmiş eylem”ler ileri sürmez; içine eylemlerin doldurulacağı “eylem kalıpları” sunar.

Özgürlükçü etiğe göre (varoluşçuluk bağlamında), “etik insan” bulunduğu durumdan kaygı duyan ve buna karşın kendini gerçekleştirmeye yönelen insandır.

Felsefî etiğin görev ve işlevi, çeşitli biçimde karşımıza çıkan “ahlâk”ları çözümlemek ve böylece “bilgi”sine ulaşmak ve “kararlarımız” hakkında “açıklık” ve “genel bakış” kazanmaktır.

Değerleri sorgulayarak bilincine varmak “etik” olarak disipline edilip eğitim yoluyla topluma kazandırılmazsa, toplumlar sorgulanmamış değerlerin içinde “sezgisel” ve “bilinçsizce” yaşarlar. Bilincine varılmamış değerler gücünü “töre” ve “inanç”tan alırlar; bu da farklı töre ve inançtakileri bilinçsizce yadsımayı getirir. Kendi gibi olmayandan uzaklaşma, kendi benzerleri ile kaynaşma, giderek kendi içine çökmeye neden olur ve gelişme durur. Bu nedenle, yaşamda üretilen değerler diğer yaşamlarda üretilen değerlerle anlamlı bir ilişki içinde yeniden değerlendirilmelidir. Böyle bir değerlendirme, değerlerin bilincine varma yanında, kendini değiştirme ve “özgüven” kazanmanın yolunu da açar.

Ancak, kavramsal çözümleme ve değerlendirme değerler sorununu ortadan kaldırmaya yetmez; “bilincine varmak” sonuç değildir. Sorun, bilincine vardıktan sonra “nitelik” değiştirir. Bunun anlamı şudur: Bilincine varılmış değerler artık sezgisel alandan bilince taşınmıştır ve yaşam karşısındaki “duruş”a bağlı olarak kavramsal bir yapıya büründürülmüştür. Bu takdirde, değerler bulundukları ahlâksal alandan çıkartılıp siyasî alana taşınırlar ve diğer toplumlara karşı kullanılmaya başlarlar. Bu noktada karşımıza “kavramsal ötekileştirme” çıkar.

Kavramsal ötekileştirme değerler sorununu derinleştirir; çünkü “değerler” başka ekin ve uygarlıklara karşı kullanılan bir silah niteliğine büründürülür.

İnsan bilincinin “taşıyıcısı”, “uygulayıcısı” ve “uyarlayıcısı” onun benliğidir. Sezgisel benlikten (edilgin) bilinçli, istençli benliğe (etkin) geçiş, değerlerin bilincine varmakla olanaklıdır.

İnsanın “benliği” onun kimliğidir. Benlik, bilinçli öznenin özeksel (merkezî) kurumudur. Benliğin oluşum süreci onun işlevselliği ile çakışır; buna bağlı olarak “benliğin varoluş nedeni” aynı zamanda onun “varoluş biçimi”dir.

İnsan için “varoluş”, iç ve dış dünyaya anlam vermelerin bütünüdür. İç dünya “duygusal-coşkusal” bağlarla ilişkilenen “kendilik” ve nesne, imge ve tasarımlarının arasındaki “dinamikler”in alanıdır. İç dünyayla ilgili önemli sorunlardan biri, psişik süreçlerin her alanında bilinçli olmayışımızdır.

Çoğu ilişkinin yaşantılanması “bilinçdışı” düzeydedir. Bu bilinçdışı yaşantılar, benlik ve bilincin işlevlerinde çok büyük değişiklikler yaratacak ölçüde bilinci etkiler. Bilinçdışının sarmalayıcılığı içinde bilincin bölgesi çok küçük ve gücü çok zayıftır. Psişenin bilince yasaklı bu “bilinçdışı alanı”, her ekinsel yaşamın özelliklerine ve törel değerlerine (sezgisel) bağlı olarak, ebeveynlerce ve ekinsel ortamla, bilinç yoluyla doldurulur.

Uygarlığın bilinçli olgularına karşın, ekin (kültür) daha çok “bilinçdışı” düzeyde ve sezgisel olarak yaşama katılır. Bu karşıtlık, değerlerin yaşama geçirilmesinde, ekinler içinde yayılmasında, kimlik-kişilik çatışması doğuracak düzeyde sorunsaldır (problematik).

Kavramsal Öteki ve Ötekileştirme

Felsefede değerler etiği olarak disipline edilmiş felsefî bilgi, eğitim yoluyla topluma aktarılırken, işin içine siyasal ideoloji karışır ve değerler siyasal manipülasyon aracı olarak kullanılırlar.

“Öteki” kavramı, yaygın olarak sanıldığı gibi “başkası” demek değildir. “Öteki”, “ötekileştirme” yoluyla toplumsal bünyenin dışına itilmeyi anlatır.

Bir toplumun “hedef topluluk” olarak seçtiği bir gruba, yadsıdığı ve kendi değerler dizgesiyle uyuşmayan, değersizleştirici nitelikleri yükleyerek onları “dışlamak” “öteki”ni yaratır.

“Başkası” ya tanışılmayan ya da kendine benzemeyen olarak algılanırken, “öteki” bilinçli bir biçimde tanımlanıp, belirlenip dışlanmayı anlatır.

“Ötekileştirme süreci” aşağılama, değişmeye zorlama, dışlama, içinden atma, yok etme etaplarında gerçekleşir.

Ötekileştirme, inancın karşı tutumu olarak “inkârın somutlaştırılması”dır.

Ötekileştirmenin tarihinde, kavramsal ötekileştirmeyi besleyen ve bugüne tutum olarak yansıyan bazı örnekler dikkate değerdir.

Tarihte “ötekileştirme”nin simgesel olarak en iyi örneği, “günah keçisi” örneğidir. Eski Ahit, Levililer, 16:21-23’te şöyle der: “Harun iki elini canlı ergecin (keçinin) başı üzerine koyacak ve İsrailoğullarının bütün fesatlarını ve bütün günahlarını, bütün suçlarını onun üzerinde itiraf edecek ve bunları ergecin başı üzerine koyacak ve hazırlanmış bir adamın eliyle onu çöle salıverecek ve ergeç onların bütün fesatlarını kendi üzerinde ıssız bir diyara taşıyacak ve ergeci çölde salıverecektir.” Bu örnekte görüldüğü gibi, ötekileştirme “simgesel” ve “ritüelik” olarak bir arınma ayini biçiminde uygulanmış; kutsal sayılan metinlerde bu tür “arınma ayinleri” daha sonraları kurban ve adaklara dönüştürülmüştür.

Bir örnek de “Hıristiyan ekini”nde karşımıza çıkar. Bu ekinde, bilindiği gibi, Hıristiyan dinine girmek için “inisiye” (tekris) olmak gerekmektedir. Hıristiyan inancını kabul eden bir kişi bunu kendi kendine, özgür bir kararla yerine getiremez. Hıristiyanlık dinini seçen ve ona dahil olmak isteyen bir adayın, “İsa’nın bedeni” olarak kabul edilen “Kilise” (Eklesias: inananların cemaati) tarafından onanması gerekir. Hıristiyan dini kurumsal bir dindir ve ona girmek kilise kurumunun onayına bağlıdır. Bu nedenle de, Hıristiyan inancında ötekileştirme (dışlama, içinden atma) inisiyasyonun tersi olan “aforoz”dur. Aforoz edilen birey ya da gruplar Hıristiyan toplumundan dışlanır; ötekileştirilir. Aforozun inananlar topluluğunun arınmasına neden olduğuna inanılmış; aforoz edilen ise “günah keçisi” olmuştur.

Bir başka örnek “Anadolu Aleviliği”nde görülür: İnanırlar cemaatinin “cem”inde yolun adap ve erkânına uymayanlar son çözümlemede “yol düşkünü” ilân edilir ve cemaatten dışlanır; ötekileştirilir. Ancak, Anadolu Aleviliği “Düşkünler Ocağı” kurumunu oluşturarak geri dönüş kapısını –belli bir rehabilitasyon eğitiminden sonra– açmayı bilmiştir.

Ötekileştirmenin tarihteki en büyük örneği, kuşkusuz, “Yahudi Toplumu”nun başına gelmiştir. Ötekileştirilme neredeyse Yahudi Toplumunun yazgısı hâline gelmiş; önce Antik Mısır’dan dışlanma ve göçe zorlanma, sonra ünlü Babil sürgünü, sonra İspanya’dan dışlanma, Rusya’dan dışlanma ve unutulmaz bir biçimde –ötekileştirme sürecinin son etabı olarak– fırınlarda ve gaz odalarında “yok etme” biçiminde aydınlanmış Avrupa’da(!) yaşanmıştır. Şimdilerde bile, dünyada herhangi bir ülkede ortaya bir kriz çıktığında, ilk aranan günah keçisi Yahudiler olmaktadır. O kadar ki, özellikle Batı toplumlarında, Yahudi düşmanlığı yapmayı (antisemitizm) yasaklayan yasalar çıkartılmak zorunda kalmıştır.

Faşist Almanyası’nda ortaya çıkan bu jenosit (soykırım), “bilinçdışı”nın birtakım propaganda yöntemleriyle (simgesel) uyarılması sonucu, “toplumsal paranoya” ve “vandalizm”e dönüşmüştür.

Günümüzde ötekileştirme artık yalnızca belli bir kişi, grup ya da toplumu hedef almakla yetinmiyor! Ötekileştirme “uygarlıklar” düzeyinde ele alınıp belli bir uygarlığın (ki bu Batı uygarlığıdır) değer ölçütleri karşısında bütün diğer “uygarlıklar” ötekileştiriliyor. Bu ötekileştirme “kavramsal ötekileştirme” olarak felsefeleştiriliyor (pozitivizm); sonra eğitim (pozitivist eğitim) küreselleştirilerek yaygınlaştırılıyor; sonra da siyasal bir proje biçiminde ele alınıp uygarlıklar savaşı noktasına taşınıyor ve arınma ayinleri savaş biçimini alıyor. Bu savaş ayinlerinde(!) belli bir uygarlığın değerleri uğruna “günah keçileri” kurban ediliyor.

Bu değerlendirme kuşkusuz Batı toplumlarını hedef almıyor; onları mahkûm etme amacını taşımıyor! İnsan dünyanın neresinde olursa olsun insandır. Burada eleştiri oklarının hedefi, kendi toplumlarına rağmen egemenliği elinde tutan çıkar grup ve örgütleri ve onların zihniyetidir.

Kadim Bilgelik ve Modernizm

Modernizm –projesi gereği– insanı tarihinden; gelenek, görenek ve törel değerlerinden kopardı. Sanayileşme “büyük aile”yi parçaladı; anne baba ve çocuktan oluşan “çekirdek aile” ortaya çıktı. Bu ise geçmişle gelecek arasındaki köprüyü yıktı; süreklilik kırıldı (dekadans). Dede-torun bağı koptu. Ekin (kültür) aslında dede-torun ilişkisinde sürekliliğini korur. “Dedesi koruk yer, torunun dişi kamaşır.”

Modernizm insan ilişkilerine nesneleri (sanayi ürünlerini) egemen kıldı. İnsanların amacı sahip olmak! Daha çok ve daha çok… İnsanların idealine nesneler, şeyler konulunca yabancılaşma (alienation) kaçınılmazdır. Yani, yaşamın ve diğer insanların ölçüsü onların sahip oldukları şeyler oldu. İşte, değerler bu “modernist pozitivist” değirmende öğütüldü.

Kadim bilgelikte değerler insanın sahip olduklarıyla ölçülmüyordu; sahip olma değil “olma” esastı. Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin dediği gibi: “Hamdım; piştim; oldum.” Muhyiddin İhya da “Olmayan meyvaya el uzanmaz,” demiştir. Kadim bilgelikte “hedef” olgun insan (İnsan-ı Kâmil) ve yaşam süreci de “olgunlaşma süreci” olarak ele alınmıştı.

Erich Fromm

Nitekim, modernizm eleştirisinde Erich Fromm şöyle demektedir: “Çağımızda insan kendisi olmaktan çıkıp sahip olduklarına dönüştü.”

Kadim bilgeliğin babalarından Platon, “İnsan ancak diğer insanlar aracılığıyla gerçek anlamda ‘doyum’ ve ‘mutluluğa’ gelebilir,” dememiş miydi?

Bir başka kadim bilge Pythagoras, “İnsan yarım elma gibidir, öteki yarısı dosttur; onu bulamazsa ömrüne yazık” diyerek, insanların nesne dolayımıyla değil “insan dolayımıyla” insan olabileceklerini vurgulamıştır.

Kadim bilgeliğin günümüz halkalarından biri olan İsmail Emre, “Âdemi bilirler bir Âdem ile” diyerek bu hakikati bir kez daha vurgulamıştır.

Özetle şunu söylemek doğru olur sanırım: İnsanın yaşamaya değer olarak yaşamın ereğine koyduğu “hedef değer”, onun “yaşamsal ilişkileri”ni belirler.

Modernizm ve yararcı felsefe –ister siyasal, ister başka türden olsun– insanı belli bir düzeye indirgeme; ondan yabancılaşmış varlık, öteki, şeyler arasında bir şey yaratma sonucunu doğurdu.

Modernizmdeki iletişim sorunu, yalnızca toplumsal ya da tarihsel bir sorun olmayıp “varoluşsal” bir sorundur da; çünkü özneler arası iletişimsizlik (insanî) narsizmi ve bencilliği güçlendirip onları birer değer(!) kılmaktadır.

Modern toplumda soyut bireyci özne, sonuçlarıyla, değerler skalasını etkileyip iletişimsizliğe neden olurken, bunun yanında geleneksel toplumların yığın (kitle) insanı olmak da paradoksal bir biçimde aynı sonucu doğurmuştur. Soyut bireyciliğin “yapay değerler” üretip modern insanı yabancılaştırması gibi, “kitle insanı” olmaktan kurtulamamak da geleneksel insanı “özgürlük”, “ödev” ve “sorumluluğun” bulunmadığı anlamsız bir dünya içine iter. Bu nedenle, kadim bilgelik öğretisinin modernizmin karşıtı olarak algılanması doğru değildir. Modernizmin karşıtı gelenekçi toplumdur ve sorunlar her ikisinde de farklı biçimde olsa da aynıdır. Kadim bilgelik öğretisi, modernizm öncesi toplumlara da eleştirel bir yaklaşımdır.

Günümüzde dayatılan yaşam biçimi modernizm olduğu için, eleştirileri daha çok onda yoğunlaştırmak haksız olmaz sanırım.

Modern dünyada “istek nesneleri”ni her ne pahasına olursa olsun elde etmeye çalışan insan, gücünün yettiklerini “ezmek”le, gücünün yetmediklerine de “boyun eğmek”le kişiliğini bozmuştur. Bu çarkın içinde “çıkar” tek amaç olunca; güçlü olduğunda “despotluk”, zayıf olduğunda “kurnazlık” ve “yaltaklanma” benimsenen değerler(!) olmuştur.

Modern insan ikiyüzlü; görünüşte saygılı, nazik ve iltifatkâr; ama olabildiğince içtenliksiz ve yapayalnızdır. Dostluk, bilgelik, içtenlik, güven, dürüstlük, onur gibi temel değerler, başarıyı engelleyen değerler olarak küçümsenir olmuştur.

Modern Psikoloji ve Kadim Bilgelik

Modern Psikoloji insan varoluşunun temel sorunlarına duyarsızdır; onlarla ilgilenmez. O yalnızca var olan gerçekliğe bağlıdır. Yaşamı nesneler yoluyla deneyimler ve belirtilerin (semptomlar) yatıştırılmasıyla ilgilenir (semptomatik terapi).

Kadim bilgelik ise kaynağa bağlılığı ve gayeye yönelmeyi esas alır. Yaşamı insan yoluyla deneyimler, olgun insan (İnsan-ı Kâmil) yolun özüdür.

Kadim bilgelikte yaşamın yolu kaynak (sevgi) ve gaye (özgürlük) yoludur; insanın insana ve eşyaya kulluğu yadsınır.

Her insanın varlığının kökleri “Ben”dedir; kişiliğin kökleri ise “varoluş nesneleri” ve “toplumsal ilişkiler”dedir. Bu nedenle, insan, “varlığına” ve “ilişkilerine” yüklediği anlam yoluyla kendini yapılandırır.

Modernizmin ve yararcı felsefenin “anlam üretme modeli” (paradigması), görünüşlerden başlayarak, tarihsiz insanın –kaynağından koparılmış, mekanik olarak kurgulanmış insanın– tasarımıdır. Ekonomik ilişkileri kaynak almış ve ekonomiden siyasete, siyasetten hukuka, hukuktan değerlere, değerlerden bilgibilime (epistemoloji), bilgibilimden varlıkbilime (ontoloji) giden bir süreci benimsemiştir.

Kadim bilgelik bunun tam tersi bir modeldir (paradigma). Kadim bilgelikte varlıkbilim (ontoloji) temeldir ve varlıkbilimden bilgibilime, bilgibilimden değerlere, değerlerden hukuka, hukuktan siyasete, siyasetten ekonomiye giden bir yol izlenmektedir.

Birinci modelde “önce nesne” (meta fetişizmi), ikinci modelde ise “önce insan” söz konusudur.

Modernizmin projesi bir mekanizma (kurumsal) projesidir. Beklentisi mekanizmanın değer üretmesidir; oysa “mekanizma değer üretmez”.

Modernizmin yaygın küresel eğitimi diğer ekinlerdeki insanlara uygulanırken, aynı zamanda onları “tarih dışına” iterek (literatürel), zihinsel ve psişik parçalanmaya neden oldu. Modern toplumların dışında kalan diğer toplumların pozitivist eğitim kurumları olan üniversitelerde, öğrendikleri “bilim”, “sanat” ve “felsefe” disiplinlerinin tarihinde, kendi uygarlıklarından hiçbir kişi ya da değer izine rastlanmaması, bu kurumlar aracılığıyla “değersizleşme” ve “kimlik bunalımı” doğurdu. Özellikle, İslam, Hint ve Çin uygarlık ve değerleri literatürel olarak, eğitimin bu güçlü kurumlarında “tarih dışına” itildi. Bu kavramsal ve siyasal ötekileştirme kaçınılmaz olarak uygarlıklar arası ilişkileri ve değerlerin paylaşımını engelledi.

Modernizm yoluyla ötekileştirilenlerin yazgısı ya “boyun eğmek” ya da “yok edilme korkusuyla yaşamak” oldu. Demokles’in kılıcı “öteki”lerin tepesinde sallanmakta ve yeri geldiğinde çeşitli bahanelerle toplumların başına inmektedir.

Özetle, modernizmin mekanizmaları değer üretmedi, ama mekanizma makine doğurdu; dev bir savaş makinesi… Ötekilerin yazgısı ise: “Ya istiklâl ya ölüm!”


* İlk yayınlanma: Us Düşün ve Ötesi, Sayı 6, AAV Yayınları, İstanbul, 2002.