Dil ve Sembol

“Diller yaşam biçimlerini üretirken, seslendirmelerle, simgelerle, imgeye simge eklemelerle farklılaşır ve birbirine yabancılaşırlar,” demiştim. Geçen hafta, “Tanrı dilleri dağıtırken Kafkasya’da torbası delinmiş” denilmesi çok güzel bir espri olarak kaldı; hatıra olarak yaşatacağım. Küçücük bir alan Kafkasya ve oradaki dağlar nedeniyle –geçmişten hatırlayarak tabii söylüyorum bunları– o kadar iletişimsiz, o kadar ulaşımsız olduklarını görüyoruz ki dağın bu yamacında bir dil, öteki yamacında başka bir dil oluşmuş. Otuz küsura yakın dil var Kafkasya’da. Şaşırtıcı bir şey! Torba delinmiş hakikaten. Doğu Karadeniz’de, çok uzak mesafelerde ıslıkla, kuşdili gibi bir dil kullanılarak gerçekleştirilen iletişim var. Kastetmek istediğim bu dağılma, simgelerden dolayı yabancılaşma var; ama imgeler ortak. Bardağı imgeleyebilmem için – bakın “bardağı” dedim, glass demedim. Aslında bu nesneyi imgelememden söz ediyorum, ama “bardağı” dedim, şimdi simge öne geldi. Öteki de glass diyor. Şimdi bana glass dediği zaman bunu imgeleyeceğim aklıma gelmez. “Bardak” kelimesini duyunca bunu imgeliyorum. Fakat imgeleme tarihte önceydi; simge sonradan üzerine konuldu. Simge bizi birbirimizden ayırdı, birbirimizle buluşturdu. Yani birilerinden ayırıp birileriyle buluşma, bir iç dil oluşturma, bir sinyalizasyon oluşturma aracı oldu simgeler. Hâlbuki o simgenin bağlandığı imge ile öbür kültürdeki simgenin bağlandığı imge ortak. Yani su için, ateş için, doğa için, güneş için imge ortak, simge farklı. O zaman, simge imgeyi örtüyor, gizliyor. Birilerinden gizliyor, birilerine açıyor. Dolayısıyla, planlı olmayan bir inisiyasyon oluşmuş oluyor; bir dile inisiye oluyorsunuz, başka bir dile kendinizi kapatıyorsunuz ve o da hakeza.

Size bir örneğini, Yunanlılar ile Perslerin arasındaki kavgayı anlatmıştım, tarihte önemsediğim bir şeydir. Kültürü de çok rafine etmiş iki büyük uygarlık, tarihin ilk beş uygarlığından ikisi karşılaşıyor. Birinde edebiyat kültürü doruğa çıkmış, ötekinde felsefi kültür, yani akıl doruğa çıkmış. Fars kültürü, bildiğiniz gibi, edebi kültürdür ve poetik düşünmenin doruklarıdır. Felsefi değil ama poetik. Poesis orada gelişmiş, noesis Yunan’da gelişmiş. Fakat birbirlerini anlamadıkları için, sinyalizasyon farkı olduğu için Yunanlılar kendilerine “Yunan”, yani “insan” diyorlar; çünkü dillerini, birbirlerini anlıyorlar. Perslere “barbar” diyorlar; çünkü onların dillerini anlamadıkları gibi, onların dil bilmediklerini zannediyorlar. Şimdi, bugün için pek kolay anlaşılır bir şey değil. Biraz anakronik baktığımız için her devirde böyle olduğunu zannediyoruz, ama çok yakın bir tarihten konuşuyoruz – 2500 sene evvel. “Onlar herhalde hayvan. Bağrışıyorlar, bir şeyler söylüyorlar ama anlam yok içinde, hiçbir anlam yok. Biz bir şeyler, bir sesler çıkartıyoruz, herkes anlıyor” diye bakıyor Yunan. Diyor ki “Biz insanız, bunlar değil.” Ötekiler de kendi aralarında böyle diyorlar: “Bunlar ne diyor? Bunlar bağrışıp duruyorlar.” Fakat şaşırıyorlar. “Nasıl oluyor da silah tutuyor veya nasıl oluyor da arabası var? Demek ki bir şeyler biliyorlar fakat herhalde apardılar bir yerden…”

Çevirmen Yahudiler ve Din Dili

Arada Allahtan Yahudiler var. Yahudiler olmasa dünya birbirini yiyecek. Yahudiler ticareti benimsemiş bir toplum, yerleşik değiller; ibri, hibru, gezgin, tam anlamıyla gezginler. Gezgin olunca yerleşik toplumlar arasında ilişki kuruyorlar. Bu ilişki, meta dolaşımı ilişkisi, aynı zamanda kültür dolaşımı yaratıyor. Kültürleri birbirleriyle, kültür nesneleri üzerinden tanıştırıyor ve sinyalizasyonunu, simgesel şeyleri, yapıştırılmış küpeleri, etiketleri, gelen kültürden diğer kültüre çeviriyor. Ortaya bir çeviri kültürü çıkıyor. Hibru (hebrew), gezgin toplum, yerleşik toplumlar arasında, bir anlamda kendileri “dil” oluyor. Yerleşik toplumların ilişkiye girdiği dil, bir “üst dil” oluyor. Çünkü hem kendi dili var hem de ticaret yaptığı, diğer yerleşik ulusların farklı dilleri var. Bu dilleri bilmiş olmakla, onların kültürlerini birbirlerine dönüştürme olanağına sahip oluyorlar. Seçkin bir yere geliyorlar ve tanıştırıyorlar, diyorlar ki: “Kardeşim, bunlar barbar filan değil. Siz onların dilini anlamıyorsunuz. Onların da dili var. Bakın, adam yapmış bu nesneyi, ismi de şu. Onlar böyle diyor, siz de şunu diyorsunuz.” Simgelerin farklılığında, imgelerin aynılığında, üçüncü bir terimle, araya ortak bir terimle kendi dilini sokarak, kendi dilinden ortak bir terimi iki tarafa da öğreterek bir “üst dil” yapıyor. Din böyle doğuyor; din dili. Bu benim savım, literatür aktarmadım size. Şimdi burada benim dikkate sunmak istediğim şey çeviridir; çevirmek. Çevirinin olanaklılığı için, dillerin kökeninin, dış sinyalizasyon olarak değil de anlam kökeninin aynı olması gerekliliğini vurguluyorum. Yoksa çeviri yapamayız, değil mi? Bir dilden başka bir dile çeviri yapabiliyorsak, o zaman ortak bir anlam zemini ve simgeler, sinyalizasyon farklılıklarıyla perdelenmiş bir anlam kökeni olduğu kanaati çıkar ortaya. Detaylara girmeyeceğim, felsefede çok ciddi tartışmalar bunlar.

Acaba, bir kültür kendi ürettiği dil ile hangi dehayı ortaya koyuyorsa, artık yalnızca o dil mi o dehayı işleyebilir, yoksa deha ortaklığı olabilir mi? Buradaki kastımız, dehadan kastımız –“öke” diyoruz Türkçede– ökeden kasıt, tarihi koşullar, coğrafi koşullar, doğanın getirileri, insanların becerilerinin bir arada tarih sürecinde işlene işlene kültürün ortaya çıkışında, çeşitli nedenlerden dolayı ama genellikle doğa ile bağlı olarak, farklı yönde kendi zekâlarını üst düzeyde kullanma ihtiyacı duymuş insanların ortaya koyduklarıdır. Deha, burada bireysel kullanılmadı, toplumsal olarak kullanıldı. Bireysel dehanın dönemi modern dönemdir. Modern dönemden önce bireysel deha yok, toplumsal deha var. Ne demek bu? “Yunan dehası” dediğimizde, felsefe ortaya gelir. Felsefenin, aklın işlerinin o kadar sıkı, o kadar disiplinli, o kadar çok kişi tarafından, hep söylendiği gibi, agorada, meyhanelerde neredeyse kanaviçe gibi işlenilmiş, konuşulmuş olduğu görülüyor ki bir akıl dehası ortaya çıkmış. Yani ortak bir mabet inşa etmişler; akıl mabedi. İşte o mabet, o da mabet. O aklı inşa ederken yapılan katkı ve emeğe “ibadet” diyebiliriz. O mabedi, akıl mabedini inşa etmişler ve hatta onun sembolik kurumlarını da oluşturmuşlar. Bunlardan bir tanesi, bildiğiniz gibi, Apollon heykelidir. Aklın, geometrinin Tanrısı; dünyanın her yerinden onu görmeye gelirlerdi. İlk hac Apollon’u ziyarettir dünyada. Hindistan’dan, Çin’den bile hediyelerle gelip Apollon tapınağına bağışta bulunuluyordu; ziyaret bağışı ve o ritüelik ziyaret gerçekleşiyordu. National Geographic’de izledim, bu ritüelik ziyaret, animasyon yoluyla ve bilgisayar marifetiyle canlandırılmış, çok da güzel olmuş hakikaten. Keşke bulabilsem onu, size de izletmek isterim. Bu Apollon tapınağının nasıl bir şey olduğunu anime etmişler. O kadar güzel ki! “Orijinal bilgilere, aktarımlara dayanarak” diye anlattılar.

Şöyle bir hikâye: Bir mabet var. Bildiğiniz gibi o, İyon sütunlarıyla filan yapılmış, bir pantheon gibi. Bu pantheon değil; çünkü bu, Apollon’a özgü. Merdivenler var, merdivenlerden çıkılıyor; bir sahanlık, koridor, yanlar sütunlarla dolu. Sütunların arasından yürünüyor ve bir kapının önüne geliniyor. Bu kapının önünde, özel giysileriyle rahipler var ve bu rahipler kapıları açmanın zamanını bekliyorlar. Herkes orada birikiyor. Ve o zaman gelmeden açmıyorlar kapıları; ritüelik bir şey. Zaman geliyor ve kapı açılıyor, insanlar yine merdivenlerden yükselerek içeriye giriyorlar. Süleymaniye Camii’ni ziyarete gittiyseniz bilirsiniz; merdivenlerden çıkarken avlunun kapısında giderek içeride bir şeyin yükseldiğini hissedersiniz. Çeşme vardır kubbeli ve siz yürüdükçe o içeriden böyle yükselir gibi olur veya bir helikopterin dağın arkasından yükselmesinin aslında dağın alçalma hissini verdiği gibi bir şeydir bu.

Merdivenlerden çıkanı, oldukça görkemli, kafasındaki defne dalları altından yapılmış, adeta hareket eden devasa bir Apollon heykeli karşılar. Muhteşem bir şey! Bu bir hiledir. Öyle hile değil tabii; bir sanat eseridir. Mabedin ustaları, beyaz-gri renkteki fildişinden oydukları heykelin önüne bir havuz yapmış ve içini zeytinyağı ile doldurmuşlar. Böylece, güneşin doğup yükselirken belirli bir açıda olduğu bir anda, havuza düşen ışığın –lomboz mu diyelim– bir delikten yansıması ve bunun da, kurander etkisiyle sıvıda oluşan dalgalar aracılığıyla, adeta altın renkli Apollon hareket ediyormuşçasına bir etki yaratması hedeflenmiş. Bunu görmek için dünyanın her yerinden hacca geliyorlar.

İnsanın Kendini Keşfettiği Aşama

Aslında görülen şey, bir insan bedeninin mabette sunulması, yani insanın kendini keşfetmiş olduğu ilk aşama; hem de onun idealize edilmiş olması. Gelişigüzel bir beden koymuyor oraya; zarif, idealize edilmiş bir beden koyuyor. Oradaki olay, bir akıl olayı değil mi? Işık buraya gelecek, oradan oraya çarpacak; geometri var, açılar var, bir akıl işi var burada. Aklın gösterimini, aklın işini, sanat eseri üzerinden koyup aklı ziyarete davet ediyorlar. İnsanlar, insan aklını ziyarete geliyor. Mabet, böyle bir mabet. Aklı gösteren bu düzenek bilimsel ama sanat yoluyla, çünkü salt bilim teshir etmez; o, sanatsal boyutuyla ancak teshir eder. İnsanlar gelip bunu yaşantılıyorlar ve ülkelerine dönüp anlatıyorlar. Ortak bir aklın dilinin, birbirine çevrilebilecek bir nokta üzerinden, yani çevrimi referans alacağımız bir nokta üzerinden yapılarak paylaşıldığını söyleyebiliriz. Ben literatüre çok başka bir açıdan yaklaşarak, tarihimize çok başka bir açıdan yaklaşarak “dil” üzerine size bir paylaşım yapmaya çalışıyorum. Bu, illa pozitivist literatürü birebir ezberlemiş olan veya benimsemiş olan insanlara uygun gelmeyebilir; çünkü içinde anlamlandırmanın referanslarını her ne kadar sunsam da literatürel aktarmadığım için güvensiz bir anlatım oluyor. “Bu anlattıklarını biz açıp hangi kitapta okuyalım?” diye sorulabilir. Tam olarak veriler kitaplarda, literatürde var, ama bağlar yok. Bu söylediklerimin hepsi var, ama birbirine bağlanmıyor. Dil üzerinden anlamlandırılmıyor. Ben bunu yapmaya çalışıyorum.

Nous doğrudan doğruya geometrik, logos onun kavramlaştırılması olduğu için, nous-logos birbirinden koparıldığında, doğadan kopmuş zevzeklik oluyor logos. Nous doğa yasası –ki geometriktir– eğer logos nous’la birlikte ise, o zaman metaphysis bu demek. Metaphysis, physis bu demek: “Doğanın bilinci” diyelim ya da “yasası”. Bu çevrim meselesi, kültür-sanat üzerinden kolayca aktarılan ama eğitimsiz bilinçlerin algılayamayacağı bir düzeydir. Örneğin, geometri eğitimle kazandırılabilen ama insanın doğuştan gelen doğal bilinci ile ormanda bırakıldığı zaman asla bulunamayan, ancak işbirliği ile ulaşılabilen, aklın bir kurgusudur. İşbirliği,  binlerce, belki milyonlarca yıldaki deneyimlerin, bir taşı birlikte yontmanın, bir mabedi veya bir binayı birlikte yapmanın bir sonucudur. Bunun bir eğitimle hızlandırılması mümkün. Yani tarihsel sürecin eğitim yoluyla hızlandırılarak yaygınlaştırılması mümkün ki zaten içinde yaşıyoruz. Fakat yüksek bir eğitim gerektirdiği için, geometrik düşünebilme, mathematos bilgelik anlamında kullanılmıştır. Pythagorasça bilge olabilmek sırrî bir şey haline gelmiştir. İnsan bu eğitimi almazsa, geometrik düşünemezse, yapıyı yapamıyor ama yapıyı yapma bilgisi gizli. Akıl nerede? O binanın içinde akıl. Geometri nerede? Proje nerede? Her yerde ya da hiçbir yerde. İşte, böyle gaybî bir şey akıl. Gösterilemiyor, işleri (craft) ile gösteriliyor. İşleri ile görünüyor, fiilleri ile görünüyor ama kendi gösterilemiyor. Kendinin bir gösterimi var; “geometri” dediğimiz. Bir gösterim ama bir temsil. Yani biz “geometri” dediğimizde, çocukluğumuzdan beri aldığımız eğitimde, bir kâğıdın üzerine çizilmiş birtakım üçgenler, beşgenler, dörtgenler, yamuklar, bunları anlıyoruz.

Çizimler Geometri Değildir

Geometri o değil. Onlar geometrik çizimler, yani gösterimler. Geometri teoremdir. Teorem; theoria, tanrısal görü demek. Theo; tanrı, ria; rüya görmek demek. Tanrısal görü. Oradaki “Tanrısal görü”den kasıt, ortak akıldır. Ortak aklın gözü, evrensel, tümellerin görüsü demek. Tek tek bireylerin, kendilerine mahsus ve saklayabilecekleri veya kendilerinin mülkiyetine alabilecekleri bir şey değil. Herkesin ona ait olduğu zaman ortaklaşa bir yapı, bir dünya, bir ülkü mabedi kurma olanağı olan bir akıl. İşte bu akıl, temelini –ısrarla vurguluyorum– geometriden alır. Fakat bu geometrik akıl, nous diye de söylenilen; yasaları doğanın aklını, doğanın örgütlenmesini ortaya çıkartan, physis yani doğanın, doğuranın kozmosunu, evrenini ortaya çıkartan nous, geometrik bir yapıdır. Burada dikkat edilmelidir ki tabiat ayrı, evren ayrı, doğa ayrı, kozmos ayrı. Kozmos düzen, tabiat onun tezahürleri, bu tezahürlerin arkasındaki düzen. Bunda kavram var, bilgi var; anlam yok, anlam gayede vardır. Bir insan, bir grup ya da bir toplum bir gayeye bağlanıp, o gaye için işbirliği yapıp bu nous’un ürünlerini, yani kültür nesnelerini, o gaye doğrultusunda yapılandırırken ona anlam verir. Dolayısıyla, anlam, bu kez başka bir süreçte geliyor. Yunan dehası bunu yapıyor. Roma dehası ise hukukla toplumu ilişkilendirip, bu ilişkiyle toplumsal kozmosa, yani düzen oluşturmaya, nizam-ı âlem yapabilmeye ulaşıyor. Roma dehası “hukuk dehası”dır, Yunan dehası “akıl dehası”dır. Fakat ikisinde de bir şey ihmal edilmiş gibi görünüyor. Aslında ihmal edilmemiş; hepsinde var bu, öne çıkartılmamış, dehasında yansıtılmamış anlamında. Aktarımda da bilinç dışında kalmış, bilinçli bir düzeyde kurulmamış olan tecrübe. Bir toplumun tarihsel tecrübesinin, belleğin kullanımının dehası. İşte bu deha Yahudi dehasıdır: töre, tradisyon, gelenek. Gelenek dehası, hukuk dehası, dünya kültürlerinde akıl dehası ve Pers’te de öne çıkan poesis, şiirsel aklın dehası, sanatın bir başka biçimi olarak edebiyat, diğer Hint kültürlerindeki çeşitlenmeler, Çin kültüründe Konfüçyüs ile simgelenen ahlâk dehası… Şaşırtıcı bir şeydir; Batı uygarlıklarının literatürlerine baktığımız zaman, toplumların kültürünü tanımlarken, içinde “din” önkoşulu vardır. Yani “Bir toplumun kültürünün içinde, yapıştırıcı olan din unsurunun olması lazım, dinsiz toplumlar yaşayamaz” hükmü vardır. Batı literatüründe, birçok felsefecide, sosyologda, antropologda buna rastlayabilirsiniz. Bu bir yapıştırıcı ögedir, ama bir kültür müstesna: Çin.

Dinin Olmadığı Kültür

Konfüçyüs

Çin’in dini yoktur. Çin’de yapıştırıcı bir unsur olarak din yoktur. Çin’de din üzerine oturmamış ahlâk vardır. Bu ahlâk nerede temelleniyor diye yaptığım bir araştırmada, Sokratyen olduğunu gördüm. Konfüçyüs’ü Sokrat olarak nitelendirebiliriz; bir bakıma Çin’in Sokrat’ıdır. Ama Sokrat’tan sonra Yunan’da, Platon ve Aristoteles ile başka bir boyuta geçildi; aklın egemenliğine geçildi. Çin onu yapmadı, Sokrat’ta kaldı. Kalmak mı, tercih etmek mi, yerleşmek mi, onu reddetmek mi? Yani Sokratyen bir ahlâk ile kendilerini, çok güçlü bir toplum halinde, dünyanın halen ilk beş uygarlığından biri olarak günümüze taşıdı. Fakat ilginç olan bir şey var; moderniteye kadar –modernite bir sınır– Çin Uygarlığı aslında kültür olarak kaldı. Ne demek? Kendini aşamadı. Bu anlamda, dünya tarihine bir değiştirici, “etken özne” olarak girmedi. Kapalı, kendi iç dünyasındaki sinyalizasyonu, anlam dili var ama kültür olarak. Uygarlık, yani evrensele ve onun yoluyla diğer toplumlara dönüştürücü, değiştirici anlamda –kültürel etkiyi kastetmeden söylüyorum– uygarlık etkisi olarak, değiştiricilik olarak, kendini ortadan kaldırıp yenileyici olarak bir katkı vermedi. Kültürel etkisi ise büyük. Batı keşfetti, bütün dünya değişti, değil mi? Pek çok kültürel etkileri oldu, onu söylemiyorum. Dil bütün bunları temsil ediyor, barındırıyor, depoluyor ve tekrar o dil yoluyla, bütün bu anlattığım ögeler hayata geçirilebilir.

Fakat arada, yine benim ısrarla üzerinde dönüp bakacağım şey çeviri. Çünkü eğer çeviri konusundan hareketle bakarsak, ortak aklın keşfi bakımından, karşımıza diyalog çıkıyor. Eğer böyle düşünürsek, yani bunu mutlak olarak almazsak; çeşitli yöntemleri çeşitli formüllerle, hayatı anlamlandırmak için kullanabiliriz. Birilerini öbürlerine tercih edip diğerlerini yok etmek anlamında bir kullanmaya gerek yok. Bir kodeks yaparız, bu kodeksle gerekli olan araç gibi, bu yöntemleri zamanı geldiğinde problemlerimizi çözmek için kullanabiliriz. Bir tanesini temellendirme anlamında söylüyorum: Dili nerede temellendireceğiz? Antik Yunan’a göre dil, akılda temellenir. İbrani’ye göre dil, tecrübede temellenir. Roma’da dil, haklar sorunu olarak, hakları tayin etmede temellenir. Bütün bunların içinden biraz baktığımızda, yine ortak bir şey daha bulabiliriz, o da “diyalog”. Bu nedenle, bildirişim olmayan yerde dile gereksinim yoktur; işbirliği olmayan yerde, bildirime gereksinim yoktur. İş ayrımında da, yani iş bölümünde de, bölme iradesinde de, fark yaratma da diyalog vardır. Her durumda diyalog varsa, o zaman dil diyalogda temellenir ve her diyalog çeviridir. Bu diyaloğun, illa bilinçlerarası olması da gerekmez. Çünkü felsefi süreçlerde –ister Kantvari, ister Hegelvari, ister Farabî, İbn-i Sînâvari, bilincin süreçlerine bakacak olursak– duyulara geleni, uyarıları ortak algıya, zihne çevirdiğimizi veya iradi bir şey olmasa bile bir biçimde çevrildiğini, oradan hayal dünyasına, imgelem yetisine, imaginatio’ya, o yetiyi kullanarak çevrildiğini görüyoruz. Rüyalar da burada cereyan eder, rüyaları imaginatio görür, zihin değil; ama zihinden aldıklarıyla görür. İmaginatio’nun, hayal üreten yetimizin üstünde tümellerle, kategorilerle zihnin bunları birbirinden ayırt edip işlediğini görüyoruz; akıl akla çevriliyor. Bir çevrilme daha var: tikel akıl, yani nesnelere yönelik cüzi, lokal akıl ile aklın aklı olan tümel akıl. Bunlar felsefi sahada çok zengin işlenmiştir, biliyorsunuz, ben sadece hatırlatma yapıyorum. Bunların hepsinin dili birbirine çevriliyor; demek ki yalnızca iki bilinç arasında değil, tek bir bilincin kendi katmanları arasında da çeviriler var. Belki, bu bakımdan diyaloğu, bir çeviri problemi içinde merkeze yerleştirmek gerekebilir.

İnsan Kendini Gözlemlemekte Zorlanır

Bunun psikolojik bir temeli de var. “Psişik” demiyorum, psikolojik çünkü üzerine disiplinle baktığımızda bunu görebiliyoruz; o da iç konuşma. Şimdi, insanlarımızın en çok ihmal ettiği gözlemler, kendi üzerine olan gözlemlerdir. Çevresini çok iyi gözler insan ama kendini gözlemlemez. En az gözlediği de içidir. İç gözleme yönelik, tarihsel süreç içinde çok güzel birikimler ve yöntemler vardı, ama bunlar bugün bir değer taşımıyor. Tamam, taşımasın, zararı yok; birtakım şeyleri tarihe gömdük, ama onları yitirmiş olduk. Örneğin, dil açısından yine geçmişte bir iletişim ortamında olduklarını ve bunun da sezgisel bir yeti ile izah edilebileceğini söyleyebiliriz. Antik döneme ait bir şey söylüyorum, bugün kestirip söylemek biraz zor belki ama – o antik dönemlerden daha önce hatta. İlkel kavimlerin yeryüzünde halen yaşadığını ve bilimsel gözlem altında, fenomenolojik olarak gözlendiklerinde, bu antik dönemlere ait gönderme yapabilecek bir iletişim ortamında olduklarını gözlemliyoruz. Buna bugünkü terimle “telepati” deniliyor; telepatik iletişim, telepatik bildirişim. Daha sonra bilimsel gözlemlerde, tek yumurta ikizleri farklı kültürler içinde de yetiştirilse aynı kültür içinde de olsa, anneleriyle aralarında telepatinin çok yüksek düzeyde gözlenebildiği gösterilmiştir. Demek ki bizim sadece harflerle, seslerle, yazıyla, sözlü iletişim ile sınırlı olan bir kabulümüzün yanında, onun arkasında fiziksel gerçekliği olan, dalga mekaniği ile, belki kuantum fiziği ile anlamlandırmaya çalışabileceğimiz başka bir arkatasar iletişim ve bildirişim ağının olduğundan söz edebiliriz. Antik dönemde, bu daha öndeydi. Yani korteksin gelişmediği dönemlerde, telepatik anlaşma –hayvanların birbirleriyle anlaşmasından hareketle anlayalım bunu– çok yüksekti ve çok yanılmazdı. Korteks geliştikten sonra, temsili düşünme, temsili haberleşme devreye girdikten sonra yanılma çoğaldı.

Buna bir örnek verelim. Kuşların göçlerini bilirsiniz. Büyükada’da geçenlerde balkonlara çıkıp izledik. Leylekler her yönden geliyor, Büyükada’nın üzerinde toplanıyorlar; cem var, toplantı, ayin yapacaklar! Bir araya geldiler, çoğaldılar, çoğaldılar; belirli bir sayıya –ben saymadım ama belli ki belirli bir sayıya– ulaşana kadar sabırla beklediler. Toplandılar, toplandılar, o sayıya gelince dönmeye başladılar. Semah yapmaya başladılar, gökyüzünde bir semah! Bayıldık. O, bir hortum gibi diğerlerini çekti, diğerlerini çekti, diğerlerini çekti. Epey bir zaman, herhalde toplanmayı gerçekleştirene kadar bu sürdü. Sonra içlerinden bir tanesi öne çıktı, arkasından iki tanesi yanına geldi, sağ kanatta, sol kanatta; lider de önde, harekete geçti. Arkasından bir üçgen oluşturacak şekilde, hepsi liderin peşinde yola çıktılar. Peki, ne oldu? Nasıl bir iletişimdi? Hangi kelimelerle yaptılar? Hangi sembollerle yaptılar? Nasıl anlaştılar bunlar? Ve lideri de beklediler. Lider de önden gidiyor, kimse tecavüz etmiyor hakkına. Liderin önüne geçen yok; saygı var, bir hiyerarşi var, bir düzen var. Daha teshirlisi, hepimizi şaşırtır. Ben çok şaşırdım. Yine Allah bin kere razı olsun bu Discovery, National Geographic gibi kanallardan, bugünün üniversiteleri onlar. Balıkları gösteriyor, balinalar balıkları kuşatıyor. Aman yarabbi! Birbirine değmeyecek şekilde, milyon tanesi bir arada, böyle dönüyorlar, semah yapıyorlar. Hepsi aynı şekilde, aynı anda, organizma gibi hareket ediyorlar. Nasıl olabilir? Buna şaşmıyor muyuz yani? Nasıl bir iletişim var? Hangi dil? Nasıl anlaşıyorlar? Aynısını akvaryumda yaşıyoruz. Lepistesler var, biliyorsunuz, şöyle bakıyorsun; tık, aynı anda geri dönüyorlar. Kim kime “Hadi dönüyoruz!” dedi? Olacak iş değil! Şimdi, bu hayret verici dünyayı, biz o kadar perdeler arkasından, o kadar günlük, psişik problemlerimiz arkasından izliyoruz ki hayret etmeyi unuttuk.

Aristo da bize sesleniyor 2500 sene önceden, diyor ki: “Felsefe, doğa karşısında hayretle başlar.” Biz felsefeyi şimdi kitaptan okuyup hayretsizlik içinde bilerek başlıyoruz. Okuyorum, bildim. Bir de öbürüne anlatıyorum. O da ona anlatıyor, herkes felsefeci. Doğa? Doğada hayret edecek bir şey yok ki canım. Ne yapacağız? Niyâzî-i Mısrî de bu sefer, doğa karşısındaki hayretini yeterli bulmuyor, diyor ki: “Hayvan nice anlar, hayran olan anlar bizi!” Bakın, “Anlamak, hayvana ait bir şey değil” diyor; yani anlamayan hayvan imiş. Anlamı hayranlığa oturtuyor. Bambaşka bir şey… Şimdi, bu meselede çeviri, bilimden sanata, sanattan inanca, birbirine dönüşecek bir saha var. Bunun yolu, yordamı, yöntemi nedir? Buna dair konuşmak isterim sizinle. Verili ortak akıl ile kurulu ortak akıl, yani kültür ile uygarlık sorununu, dil üzerinden bütün dünyayı ilzam edecek biçimde nasıl ele alabiliriz? Bunu tartışmak isterim. Bunu bir de üniversiteye, yani aklın kurumsallığına taşırsak eğer…

Şizoid Bilimsellik

Akıl bir yapı, bir töz ise, aklın aklı bir kavramsa, akıl kavramı felsefi bir şeyse, bir de bunun toplum içinde kurumu vardır. Bugünkü anlamıyla, bu aklın toplumdaki kuruluşuna “üniversite” diyoruz. Üniversitede disiplinler var. Yani Babil Kulesi’nin yıkımında dağılmış olan fakülteler var. Bunlar derinleşmiş, uzmanlıkları artmış, fakat ilişkileri giderek zayıflamış. Fakülteler arası ortak dil giderek zayıflıyor. Şu anda dünyada şizoid bir bilimsellik var. “Şizoid bilimsellik” diyorum ben buna. Bu şizoid bilimsellik, uzmanlıkların artması, organize aklın azalmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla ortak bir disiplinlerarasılık dili gerekiyor. Dünyada bunun üzerine çalışmalar var. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, biri Stanford üç üniversite bu konuda beş yıldır çalışıyor. “Disiplinlerarasılığı nasıl başarabiliriz?” Ne demek bu? Fakültelerdeki uzmanlarımızın bir masa etrafında, bir konuyu ortaklaşa konuşabilmelerini nasıl sağlayabiliriz? Bir anlamda bunu söylemiş oluyoruz. Peki, bunu bir de daha yukarıya taşıyalım şimdi. Benim baştan kurduğum, dil-düşünce diyalektiğinin zemini olan kültürler üzerinden bakalım. Kültürlerarasılık, bir felsefi kurgu olarak inşa edilebilecek bir üst yapı olanaklı mıdır? Bir dil, metadil olanaklı mıdır? “Yapay dil” demiyorum, metadil. Yapay dil Esperanto gibi değil. Benim söylemek istediğim “üst dil”, metadil. Yani intercultural philosophy olanaklı mıdır? Buradaki ifade, özsel bağları ortaya çıkartılabilecek, her dilin kendine çevrilebilecek bir “üst dil” olanaklı mıdır? Ve bu, bugün küreselleşme sorunuyla karşı karşıya kalan dünyanın önünde bir sorun olarak durmaktadır. Şimdi, kurgul olan, yani uygarlığa yönelik olan dil birliği, benim kanaatime göre evrensele yönelik olmalıdır. Bu evrensel kurguya katkı verenler, onu oluştururken kendileri de o evrenselden pay alarak ilişkiye, diğer kültürlerle olan aynı denklik içindeki ilişkiye şans kazanabilirler. Eğer bazı kültürler bu evrensele katkı vermezse, üst kültürler tarafından, yani uygarlık kuran kültürler tarafından asimile edilirler ya da ortadan kaldırılırlar diye düşünüyorum. Bu anlamda, benim bu dil meselesini gündeme getirmemin nedeni, bir kriz noktasında olduğumuz içindir. Dünya büyük bir krizin eşiğinde. Bu, sadece maddi savaşlarla veya ekonomik çöküntülerle ilgili değil. Şu anda, dünyada manipüle edilen bir “küreselleştirme” olgusu var, “küreselleşme”den başka. Küreselleştirme olgusu, aynı zamanda “kültürleştirme”dir. Kültürleştirme, belli bir gücü kullanarak bu gücün üzerinden bir kültürü diğer kültürlere egemen kılmaktır. Ortak uygarlığa hizmet değil, bir ele geçirilmiş uygarlığın yaygınlaştırılması. Batı uygarlığının üniversitelerin otoritesini ellerinde bulundurması, standartları kendilerinin tayin etmesi ve diğer üniversitelerin çalışmalarını kritize etme hakkını kendilerinde görmeleri, bir bakıma evrensellik değil evrenselcilik anlamını taşıdığından, kendi akıl geleneklerini dünyaya egemen kılma hazırlığı zaten üniversiteler yoluyla yapılmıştı. Şimdi de bunu bilfiil her türlü kurumuyla ve enstrümanıyla hayata geçirmek için harekete geçilmiş durumdadır.

Kendi İçinden Gelişmemiş Bir Dil Tutsaklık Getirir

Friedrich Schelling

Çevirinin diyalog üzerinden oluşması ve dönüştürdüğü veya iletişime soktuğu şeyin kültür ve kültür meseleleri olmasıdır ki bunun aracılığıyla kültür nesneleri oluşur. Onların paylaşılması yoluyla işbirliği, işbölümü organizasyonları, eş deyişle ortak yaşam ve dolayısıyla ortak akıl sağlanır. Fakat bu ortak akıl, verili akıl üzerinden mi ortak akıl olacak, kurulu akıl üzerinden mi veya her ikisi söz konusu ise, bunu nasıl hiyerarşik yapıya oturtacağız? Kültürlerin harmanlanacağı, küresel ekonomi-politiğin çok aktif olacağı önümüzdeki dönemde yerimizi nasıl alacağız? Dünya insanının, yani bütün dünya insanının problemini dile getirmek adına söylüyorum bunu; sadece böyle yerel, kültürel, bizim kendi problemimiz olarak değil, tüm insanlığın problemini görerek söylüyorum. Bu uykudan, yani “her şey yolunda gidiyor” uykusundan bizi uyandıracak olan bu büyük kültür depremleri için şimdiden ne düşünüyoruz? İşte burada bunları da konuşmak isterim sizinle. Buna geçmeden önce, Schelling’den bir alıntı okumak istiyorum. Dili, dil-felsefe üzerinden ele aldığı bir yazının bir bölümüdür bu. “Dil ve Söylem”, “Dil ve Ulus”tan sonra “Dil ve Felsefe”; küçük bir makale. Schelling’e göre: “Karışık yapılı, kendi içinden gelişmemiş bir dil, düşünmeyi engeller, tutsak eder. Dil tutsaklığı, özgür düşünmeyi, dolayısıyla felsefeyi engeller. Özgürlüğün olmadığı yerde felsefe yapılamaz. İnsanın özü özgürlüktür.” Bu görüşü bizim üniversitelerimizdeki öğrenciler yoluyla kullanıma Bedia Akarsu Hanımefendi de sokmuştu. Ondan da alıntı yaptım ki Schelling’i destekliyor. O da şunu söylüyor: “Dünya ile bağlantıyı kuran dilinin içten gelişmesi engellenmiş bir ulusun, düşünmeye dayanan felsefe alanında başarı sağlayamayacağı açıktır.” Yani Schelling’i doğrudan doğruya desteklemiştir Bedia Hanımefendi.

Bunları hatırlamak için kullandım. Aslında, dilin bir de felsefi metinler içindeki ele alınışından, küçük, hiç olmazsa bazı pasajlarla konuşmalarımızı zenginleştireceğiz önümüzdeki günlerde. Şimdilik, Aristoteles’ten söz etmeden geçemeyeceğim. Çünkü “dil” sözcüğünün, biçim ve anlam olarak iki yanlı oluşunu ilk kez dünyada ortaya koyan Aristoteles ve anlamlı en küçük birimin de sözcük olduğunu söylüyor. “Sözcüğün bir biçimi vardır bir de anlamı vardır” diyor. Yani kap gibi, bir kap ve onun içinde taşıdığı su veya şarap gibi. “Felsefe, düşüncenin olası bütün devinimlerinin ortaya koyulduğu bir disiplindir.” Bu yine ilgi çekici bir önerme. Buradaki kastım şu: Bu önermeyi yaparken felsefeyi tek bir düşünceye indirgeyip diğerlerini yadsıyan dünya görüşlerinin, pozitivist ilerlemeci düşüncenin, pozitivist mantıkçı ya da mantıkçı pozitivizmin ileri sürdüğü felsefeyi tek bir biçime indirgemeci tutumuna karşı olarak söylediğim bir şeydir. Yani dili, düşüncenin olanaklı tüm biçimlerine sokabilmektir felsefe; onu tasfiye edip içinden bir tanesini diğerlerine egemen kılmak değildir. Bu çeşitlenmeyi, bu çoğulculuğu kaldırıp indirgemeci ve ilerlemeci bir ideolojiye angaje ettiğimizde, mutfağı olmayan yemeklerden, sofralardan söz etmiş oluruz. Yani felsefesi olmayan ideolojilerden söz ederiz.

Felsefeden Kopuk İdeolojiler Vicdansızdır

Felsefeden kopmuş olan ideolojiler, sadece belirli bir karara, varmış oldukları karara uygun olarak hareket ederler, fakat geri bildirimleri, feedback’leri yoktur. Geri beslenmeleri olmadığı için de sorgulamaları yoktur. Kendi üzerlerine dönüp sorgulama yapmadıkları için de vicdanları yoktur. Vicdansız ideolojiler, kendi önündeki diğer bütün kültürleri dönüştürme hakkını kendinde görürler. Bu, faşizan bir tutumdur, aynı zamanda emperyalisttir. Bu, günümüzün şu andaki yaşam tarzının da tanımıdır. O nedenle, tekrar bu problemi bilinçlerin önüne koyabilmek için felsefeye bu anlamda geri dönmek gerekir. Bunun için tekrar kadim felsefe dönemine dönmemiz gerekir. Yani düşüncenin olası tüm formlarını felsefenin lojiğinin içine almak ve bunları serimlemek gerekir. Bu olmadığı takdirde, birtakım bahanelerle diğer görüşleri metafizik ilan edip sadece doğanın biliminin egemen olduğu ve diğerlerinin hepsinin onun uğruna ya tasfiye edilip ya da ona ek olarak “bilim felsefesi” adı altında kuyruk yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu, tek tip düşüncenin dünyaya egemen olup o düşünceyi, o dili kullananların dünya hâkimiyetini sağlamasına hizmet etmek amacını taşır. O nedenle tekrar felsefenin, kadim felsefenin, bilgeliğin yeniden hayata geçirilmesi kaçınılmazdır diye düşünüyorum. Bu nedenle, dil de felsefe yoluyla yetkinleşmede en yüksek konumuna gelmiş olacaktır diye düşünüyorum. Yani çeşitlendiği ölçüde, indirgendiği ölçüde değil.

Batı’daki üniversitelerin dünyaya dayattığı akıl, indirgemeci akıldır. İndirgemeci aklın, analitik felsefelerde pratik yaşamı etkileyecek ve siyaseti egemen kılacak bir yolda veya bilimsel bilgi üretilmesinde işe yarayacak yoldaki başarısı yadsınamaz. Fakat onun kendi alanı dışında kullanılması, Immanuel Kant’ın dediği gibi, fenomenal olanın kendi sınırları dışındaki numenlere, yani anlam dünyasına da hâkim kılınması çabasından ortaya çıkan sorunu gün yüzüne çıkartmak lazım. Aklın sınırlarının mütecaviz olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Analitik akıl bilim üretir, yaşamı konfora taşır, teknoloji üretir; bunda hiçbir beis yok ve bu olmalıdır. Ama analitik aklı numenlere, anlam dünyasına –burada noumenon’u ben anlam dünyası olarak nitelendiriyorum, kavram dünyası değil– anlam dünyasına “endaze getirmek” çabası var; Anadolu’da bunun için “Geleceğe don biçilmez” denilir. Numenlere fenomenal bilinçle baktığınız zaman, buna “toplum mühendisliği” denilir. Toplum mühendisliği toplumun kültürel, tarihsel değerlerinin hayata geçmesini biçer, reddeder, lojiğinden çıkartır, eğitimden çıkartır ve anlamsız kılar. O zaman anlam sokaklarda aranmaya başlar. Nitekim bugün, “anlam yitimi”, “anomi” diye bir sorunla karşı karşıyayız. Anlam yitiminde yiten insandır. Teknoloji uğruna harcanan insandır. Bu bir dil sorunu. Bunu, ancak çeşitlenmiş, yani düşüncenin olası tüm formlarında gösterilmiş bir metadilin, felsefe dilinin dünyaya egemen kılınmasında olanaklı görüyorum. Yoksa indirgemeci kültür, bugün tramvay gibi diğer kültürlerin üstünden geçiyor.

“Kültürleme” Projesi

Bunları “kültürleme” denilen bir biçimde yapıyor – literatürde böyle kullanıldığı için söylüyorum. Buradaki “kültürleme” tabiri, “üst” demeyeceğim ama egemen bir kültürün kendi kültürünü, yani yaşam biçimlerini –dikkat edin, sözel değil sadece– diğer kültürün içine koyarak, hukuk yoluyla diğerlerini yasaklaması tutumundan kaynaklanıyor. Çok basit bir örnek: Avrupa Birliği’ne girerseniz kokoreç yiyemezsiniz. Niye? Çünkü o sakatatı hijyeninde doğru bulmuyor. Müslümanlar da domuz hijyenini doğru bulmuyor. Ne yapacağız şimdi? Bu bir kültür. Bu kültürü hukukla yasaklıyor. “Satamazsın, yiyemezsin” diyor. Bunu tıbbi olarak tartışabiliriz tabii. “Yiyelim mi, yemeyelim mi? Adamlar belki de haklı canım!” Bu başka bir şey. Ama bu, bir kültüre müdahalenin hukuk yolunda, hukukun yoluyla yapılması; bakın “doğru” ya da “yanlış” demiyorum. Bir başka kültür, bir tek doğruyu bile sizin rızanız dışında size dayatıyorsa, hukuk kanalıyla haklar sorunu haline getirip size kabul ettiriyorsa, siz artık teslim oldunuz. Onun sınırlarının nerede biteceği belli değildir. Hayatınızın daha nerelerini dönüştürmek isteyeceklerdir ve onları insanî bulmayıp size yasaklayacaklardır? Tek tip, kendi yaşam biçimlerini evrenselci yolla egemen kılmak istediklerini nasıl anlayacağız, nasıl karşılayacağız?

Bu bir sorundur, bu dil sorunudur. Bu, başka bir alanda aranmamalıdır. Egemenliği sağlayan araç dildir. Bir toplumu silahlarla, çeşitli baskı araçlarıyla, ekonomik yollarla güç duruma sokabilirsiniz – ki biz bu duruma düştük toplum olarak. İçten ve dıştan her türlü saldırılara mazhar olduk. Fakat bu facianın içinden, bizi birbirimize ulaştıran bir dil yoluyla kaynaşarak çıktık. Başardık. Dünyada, bu tipte başaran başka hiçbir toplum yok. Bunu, biraz vicdanlı bir insan, eğilip bakarsa görebilir. İstiklal Savaşı bir savaşımdır; sadece savaş değildir, bir savaşımdır. Küllerden yeniden dirilmenin öyküsüdür. Toplum bir yok olma noktasından –ontolojik bir sorundu bu– tekrar kendini yaratabilme gücünü bulmuştur. Burada anlatmak istediğim dil, Anadolu’da yaşanmış olan “hâl dili”dir; dilin diğer unsurlarını kastetmiyorum. Bunun için bir mutasavvıfımız, “Evvela hâl gerek, neylesin ilim,” diyor. Hâl paylaşımı geleneği Anadolu’da, dışsal ve içsel olarak iki biçimde yaşatılmıştır ve bugün onun üzerine çok saldırılar geliyor. Bu fark edilmiştir. Basit şeyler söyleyeceğim size, böyle çetrefilli laflar etmeyeceğim. Diğer bütün kültürler, kendi egemenlikleri için iki şeye saldırıyorlar bu toplumda: Dışsal olanı dertleşme; Batı kültüründe yok. Soliptik benlik; soyutlanmış, birbirinin karşısında rasyonalize edilmiş, yani kurallara göre düzenlenmiş ilişkilerin dünyası. Dertleşme yok. Rahatlıkları için dahi olsa, egemen güçlerin koyduğu kurallar üzerlerinden kalktığı anda birbirlerini anlamaz oluyorlar.

Kural Konulurken Anlamın Korunması

“Anomi” buna diyorum ben. Anomi; anlam yitimi. Kural koymayla anlamı ortadan kaldırmak gerekmez. Kural koyarken anlamı da koyabilirsiniz; iç korunmalıydı. Stanford Üniversitesi’nden bir profesörle yaptığım bir konuşmada –ki varoluşçuydu ve psikiyatrdı– şunu söyledi: “Batı’da, bizim bulunduğumuz ortamda işliyoruz insanları; sahada da çalışıyoruz, kliniğe de bakıyoruz. Hiç sizdeki gibi, kavram olarak dahi, ‘dertleşme’ anlamını taşıyan bir kavramları yok Batılıların, ama konuşma, conversation var,” dedi ve devam etti: “Bir sorun olduğu zaman, kendi aralarında sorunu yumuşatmıyorlar, hemen başvuruyorlar. Kuralcı oldukları için sorunu çözecekleri bir müessese, bir kuruma gereksinim duyuyorlar; başvurup onun üzerinden aralarındaki problemleri çözmek istiyorlar.” Bu rasyonalizm işte. Bunda bir problem yok. Sistem çalışıyorsa ne var bunda? Ama bu kuralcı sistem üzerinden yapılan çözümlemeler, psişik olarak insanın içinde hâl oluşturmuyor. Bir problem var; dışarıda çözülen problemler içi çözmüyor. Çözmek tabii burada, problem çözmek mânâsında. Doğan Cüceloğlu da konuşmalarında, konferanslarında sıkça kullanıyor, o da diyor ki: “Bizim geleneğimizin içinde, dertleşme bizi sağaltıyor; çünkü yapılan tespitlere göre, dertleşme kederi azaltıyor, sevinci çoğaltıyor.” Bilimseldir bu, istatistiki sonuçları da var. Bakın, basit bir kelime söylüyor ama bu tarihi bir tecrübe.

Dertleşme kültürü özellikle köylerde, kasabalarda, benim çocukluğumdaki İstanbul’da da vardı; şimdi Batılılaştık. Batılılaşınca asansörde birbirimize sırtımızı dönüp gidiyoruz, bırak dertleşmeyi birbirimizin yüzüne bakmak istemiyoruz. Şimdi, burada çok önemli bir şey var. İki hanım günlük işlerinden fırsat bulunca, kapıdan kapıya konuşma yaparlar; ev hanımları bunu çok iyi bilirler. Ayaküstüdür bu konuşma; ben çocukken çok izlerdim. Allah Allah! Nasıl yapıyorlar? Evde misafir var, tam kapıdan çıkacak, kapının önünde kadınlar ayaküstü konuşurlar. Bir dertleşirler, bir dertleşirler; bütün sorunlar psişik olarak halledilmiştir, moral bulunmuştur. O moral, ertesi güne, daha da ertesi güne aktarılabilir. Dertleşme – o zaman buraya saldırılıyor. Dertleşme engellenmeli. Avrupa Birliği’nin dayattığı koşullardan bir tanesi, kişi başına düşen psikiyatr sayısı. “Toplumdaki ehliyet oranına göre alacağız sizi,” dediler. Bir zamanlar, kim bilir kaçıncı girişte zar zor aldığımız ehliyet herkese dağıtılıverdi, değil mi? Gireceğiz; herkese ehliyet. “Üniversite mezunlarına göre” dediler, herkes bedava üniversite bitirdi; “Hepimiz üniversite mezunu olalım” dedik. Kişi başına düşen psikiyatr… “Efendim, sağaltılmış olmalı.” Biz dertleşiyoruz ama Batılılaştıkça buna ihtiyacımız olacak. Dışsal –yani “dış” dediğim dış diyalog– dış diyaloğun amacı dertleşmedir. Fakat bu dertleşmenin bir de “iç dertleşme” biçimi var; onun da adı değişiyor, “sohbet” oluyor. İç süreçlerin dertleşmesine “sohbet” denilmiştir.

Sohbetin Fenomenolojisi Felsefi Olarak Yazılmalıdır

Pythagoras

Bu kültürün tarih içinde oluşturduğu sohbetin fenomenolojisi, felsefi açıdan yazılıp bütün dünyanın önüne konulmalıdır. Sevgili genç kardeşlerime şimdiden bunun üzerine çalışmalarını öneririm. Bunun araştırmasını, saha taramasını yapsınlar. Cem kültürüdür bu. Özellikle bir damarın içinde, son derece gelişmiştir; bu damar da Aleviliktir. Bu muhteşem kültürün muhteşem damarıdır. Bunu görmezden gelerek, evrensel uygarlığa sunacağımız değerlerimizi göz ardı edip, Batılının rasyonalist, pozitivist, mantıkçı paketlerini alıp, kendimize giydirip, hatta önlerine koyup “Bakın, biz sizin gibi olduk” demenin bir âlemi yok. Bir dil sorunudur bu. Aristo’ya kadar felsefe düzyazı değildir, ozanların dilindedir. Anadolu’da, biz zannediyoruz ki sadece bizim şamanlar geldi saz çaldı, bağlama çaldı, köy köy gezdi. Hayır, Baküs, Dionysos kültürü var. Dionysos’un rahipleri köy köy gezip flüt çalarak, şiirsel olarak felsefi metinler okudular, mitolojiyi öyle yaydılar Anadolu’da. Bugünkü cem geleneği hem şamanik kökenlidir hem de Dionysos, Orfeus kültüründen alınmıştır. Hatta Pythagoras okulları, bildiğimiz cem ayinleridir. Kadın-erkek birlikte cem yapılır Pythagoras’ın okulunda, o yüzden yakıldı biliyorsunuz; kadın-erkek birlikte cem yapıyordu. Aynı “mum söndü” hikâyesi. O zaman da iftira edildi, adamın okulunu yaktılar kendiyle beraber. Bu bilgelik, tarihi birikim bizde hor görülüyor şimdi. “Canım, bu pozitivizme uymadı, rasyonalizme de uymuyor, o halde yaramaz…”

Şimdi, bu dertleşmenin iç ve dış yanları birbirini tamamlar. Bunun dışsal, gelişmiş erdemine gelenekte Eshâb-ı Kirâm denilmiştir.  Eshâb-ı Kirâm; yani sohbet ikram edilenler. Bakın, bu bir dildir, bir dil olgusudur. Bir de içi var; Eshâb-ı Suffâ. O da başka bir dil. O da “iç”in dili, hâl dili. Eshâb-ı Suffâ’da konuşma yok, susma var; Eshâb-ı Kirâm’da konuşma var. O zaman her konuşmanın bir susması var. Bu, müzikte “es”, düzyazıda “satır arası” denilen ya da mistik olarak baktığımızda –mistisizmden de çok korkuyoruz biz ama, mysterion’lardaki mistik– “susma orucu.” Bugünlerde çok moda olan, Uzak Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan da bize transfer olan meditasyon. Meditasyonun iki tipi var. Bir hayal meditasyonları var. “Düşün ki deniz kenarındasın. Bak, ne güzel rüzgâr esiyor” vb; bunlar telkin, numara, “mış” gibi yap rahatla. Bunlar meditasyon değil, bunlar palavra. Meditasyonun özü, mysterion’lardakinin aynıdır: sekine, sükûn, içine dönüp sakin olmak. O sakin olmayı bugün hayatımızdan çıkarttık. Hiçbirimiz yapmıyoruz. Buna “ibadet” diyorlar. İbadet bu. Hiç sakin kalmıyoruz. Zihnimiz sürekli meşgul; televizyon izliyoruz, kitap okuyoruz, tavla oynuyoruz, konuşuyoruz. Sakin mi? Hayır. “Yattım mı ben sakin olacağım.” Yattın mı aynen devam ediyor. Gece yatmadan önce sakinleştirmediysen zihnini, sabaha kadar aynı cilvelerle oynaşıp duruyor; dinlenemezsin. Namazı kim kılıyor ki? Sekîne yok, sükûn yok. Güzel Muhammed’in bir sözü vardır, hem de Ali’ye söylüyor. Ali soruyor: “Makbul namaz nedir?” Salat tabii – namaz, biliyorsunuz Farsçadan gelir; aslı namaste, teşekkür demek, şükran demek. Arapçası salat, dua demek. “Duanın makbulü nedir efendim?” diye soruyor. “Öyle bir dua et ki içinde sen olma” – biz “öyle bir namaz kıl ki” diye çeviriyoruz.” Bakın, “fenafillah” buna derler.

Öyle Bir Dua Et ki İçinde Egon Olmasın!

Öyle bir dua et ki, öyle bir duruşta dur ki içinde sen olma. Hangi sen? Ego. Ya bir saniye olsa, şu egoyu çıkartıp da onsuz duramaz mısın? Bir dene. Bak bakalım ne oluyor? Bu da dil. Bu dile mysterion denilir. Antik Yunan’da bunun okulları vardır, mabetleri vardır. Mysterion’u gösteren üç maymundur bilirsiniz. Üç maymun; kulaklarını kapatmış, ağzını kapatmış, gözlerini kapatmıştır. Bunu bizim kültürümüzde, Niyâzî-i Mısrî Hazretleri çok net, açık bir şekilde söyler: “Göz, kulak, dil kapılarını kapatalım bir zaman.” Bakın, “üç kapı” diyor, yani üç maymun. Kim yapıyor? Yahu niye yapayım? İç dünyanı dinle, bak bakalım. Şimdi orada, iç dünyasını dinleyenler görecek ki iç konuşma vardır. İçeride diyalog vardır. Düşünmek demek, iç konuşma demektir. Konuşmada karşılıklılık var, diyalog var. Öteki, o konuştuğumuzun karşılığında, düşünme çift olur; hemen söylersiniz, karşılığı hemen oradadır. Biraz onu dinlerseniz ancak anlayabilirsiniz. İçinizi dinlemediğiniz için sanki tek bir şey yapıyormuş, konuşma aktı varmış zannediyorsunuz. Dili öyle kullanıyoruz. Hayır, içeride öyle değil. Sakin olduğunuz zaman, sekîneye geldiğiniz zaman diyalog olduğunu görürsünüz. İşte o konuştunuz varlık, öteki gibi görünen o varlık, bu gelenekte “Rab” diye adlandırılmıştır. Burada diyalog var; üstüne dönen düşünme var. Ona “rücu” deniliyor. Rabbine dön. Rabbine nasıl döneceksin? Visita Interiora Terrae Rectificando… Ama asıl olan ne? Visita, yani “ziyaret et” demek ama “içine kıvrıl” anlamında. Visita, içe dön. Felsefe taşı var, Occultum Lapidem var orada; git onu bul diyor. Yoksa? Yoksa hep dışarıda gezer aklın, şizoid olursun. İrade, bizim bugün günlük kullandığımız anlamından öte bir anlamda geçmişte; aslında yapma edimidir, yapma erkidir. Ama ihtiyar var, o da yapmama erki. O yüzden dinler, dinlerin özü bakımından, yapma erki üzerinde değil, yapmama erki üzerinde temellendirilir. Oruç, yememe iradesidir; yapma erki değildir, yapmama erkidir. İşte alıkoymak. Mesela dil orucu vardır, biz onu sadece yemek orucu gibi zannediyoruz. Cinsel oruç vardır, dil orucu vardır, susma orucu vardır; yani kendini faaliyetten alıkoymak.

Şimdi, faaliyetten kendini alıkoymak, içe yönelik bir şeydir; iç oluşturur, kristalize olursunuz. Buna eğilmenin tek yolu içe dönmektir. Kitaplardan bunu öğrenebilir miyim? Hayır. Gitsem, biri bana bunu anlatsa, bir mürşidim olsa. Hayır. Ancak rehber olabilir, sana yol gösterebilir. Yolu da sen yürüyeceksin. Hiç kimse senin adına yol yürüyemez, senin adına seni inşa edemez. Senin fiillerin seni inşa edecek. O halde burada bir dil var. Buradaki “dil” dediğimiz, artık böyle language, lisan mânâsına bir dil değil. Burada bir üslup var. Dil hem organı, hem lisanı, hem gönlü ifade ediyorsa, bizim anlattığımız anlamda geleneksel dilden konuşuyoruz. Yoksa Saussure’ün, Humboldt’un, diğer dilbilimcilerin anlattıkları kurallar manzumesi, Wittgenstein’ın anlattığı dilin kavramsal izahı vb. değil. Bunları da bilmemiz lazım, bunların üzerine konuşacağız ama benim getirmek istediğim şey, temellendirmek istediğim şey, şimdi “ontolojik temellendirme” denilen çalışmalar. “Ontoloji” derken, genellikle dış varlıkta temellendirmeyi ontoloji zannediyoruz. Aynı zamanda, onun iç konuşmada, iç diyalogda temellendirilmesi gerektiğini öne sürüyorum. O nedenle, iç konuşmada temellendirilmiş olan, rububiyet üzerine bina edilecek olan, insanın kendini inşa etme olanağının dil kullanımı olduğundan söz etmek istiyorum. Bu unutuldu, icat etmeye gerek yok. Vardı, unutuldu.

Konuşma Dili ile %21 Oranında Anlaşma Sağlanabiliyor

Bir dilden diğerine çeviri yaparken, çevrilen kavramlar çevrildiği dilde nereye bağlanacaktır? Ciddi bir soru. Bir dilden bir başka dile çeviri yapıyoruz. Burada bir kavramı çevireceğiz. Burada, sözlük karşılığı bulup tanımını ona entegre edeceğiz. Nereye bağlayacağız bunu? Biraz daha açayım. Einstein’ın bir kitabını okumuştum, belki bilirsiniz, Einstein ve bir arkadaşı birlikte yazmışlar. Şimdi, orada, şunu demeye getiriyor bütün anlatımında: “Tamamen matematik diliyle kavranılan bir olguyu günlük dil ile ifade etme çabasıdır bu anlatım.” Burada bir çeviri var. Yani doğrudan doğruya yüksek matematik ile bu eğitimi almış insanların kendi aralarında anlaşabildikleri bir dil ile üretilmiş olan yüksek bir kavramı, günlük dil ile konuşan insanların bilincine, günlük dilde konuşan insanlara nasıl aktarırız? Böyle bir kitap yazdı adam. Şimdi, bu nasıl olanaklı olabilir? Yani o günlük dil ile konuşan insanların düşünce yapılarının içinde ne ile bağlantı kuracak ki, o yüksek kavramları bağlayacak ki o da en azından –tabii ki bir uzman düzeyinde kavramayacak ama– o yüksek şuurlu insanlar acaba nelerle uğraşıyorlar diye hiç olmazsa takip edebileceği bir sezgi elde edecek. Einstein bunu hakikaten önemsiyor ve buna kalkışıyor. Birçok fizikçi bunu yapmadı o zamanlar, yapamazdı çünkü anlamadı. Yani şöyle diyelim: Bir tıp adamı diğeriyle konuşuyor, bir de Latince konuşuyorlar. Ne güzel! Zaten kavramları çok özgün o disiplinin içinde. Biz de hastalanıyoruz. Benim dilime çevirmesi lazım. Ne ile bağlanacak benim içimde ki ben anlam yaratayım? Bunun düzeyi nedir? Nereye kadar yapılabilir? O zaman, buradan hareketle, uzmanlıkların kendi iç disiplinlerinde, kendi iç dillerinin kendi hiyerarşilerinde bile problem olduğu âlemde, diğer disiplinlere nasıl bağlanacak? Nasıl bağlanacak dediğim; ne yapılırsa bu olur? Diğer kültürlere nasıl bağlanacak? Bir de halkın kendi içindeki bu farklılaşmalar içinde, sorunlarla ilgili karşılıklı iletişim, bildirişim ile kalkıştıklarında, biz de aslında teknik anlamda sorgulanırız. Haberleşme yapmadığımız anlamında bir beyan var; diyorlar ki insanlar sözel olarak, kavramsal olarak en yüksek biçimde dil kullanımlarında %21 oranında anlaşabiliyorlar. Dil aracılığıyla, zaten lisan, language olan dil %21’e yetenekli. Biz nasıl konuşuyoruz? Nasıl anlaşıyoruz? Uygarlığı nasıl yaptık? Bunun arkasında başka bir iletişim biçimi mi var? Başka kavrama biçimleri mi var? Bunlarla ilgili neler söyleyebiliriz?

Gizli Tanrı Aristoteles

Aristoteles

Günlük duyularımızın tanıklığına bakalım ilk önce. Çevremizde duyularımıza çarpan şeyler var. Şimdi, duyulardan zihnimiz yoluyla bilince taşıdığımız, bağlanacak olan şeyler, Immanuel Kant’a göre zihnin kategorileridir. “Bunlar, apriori’dir ve bu kategorilere duyulardan gelen veriler bağlanmazsa bilinç oluşmaz,” diyor. Yoksa fotoğraf makinesi olurdu, içeride boş bir şey olurdu. Bu, Aristoteles’te de vardı. Kant daha zenginleştirmiş ama anlatılan şey şu: “Zihin dediğimiz şey, apriori, doğuştan gelen yetilerdir. Bu yetilerle duyu verileri buluştu mu bilinç oluşur.” Çok önemli bir şey. İlk çeviri bu. Şimdi, bu tabii eleştirilebilir. Mesela Hegel, Kant’ı şöyle eleştirmiştir: “Evet, bu dediğin gibi olursa, o zaman hareketli düşünme olmaz. ‘Şimdi ve burada’nın tespit edildiği, sabit, fotografik düşünme olur.” O zaman, fotografik düşünme donuktur, hareket içermez, devinim ve ileriye doğru taşınma veya ilişki kurma olanakları, dışsal mekanik şeylerle, etkileşimlerle olur. “Hâlbuki” diyor Hegel, “bu bilincin doğuştan taşıdığı şey kategorik değildir. Bu kategorileri biz sorgulama ile ortaya çıkartırız. Bunları bulduk, bunlar yeti değil. Bu kategorileri biz tarih içinde ortaya çıkardık; tarihseldir. Böyle olunca, asıl yeti yani asıl bağlanma yeri bunlar olamaz. Bunları kavramlaştırırken, temelde kullandığımız bir başka yetiye ihtiyacımız var, o da kategorilerin değil ama usun kendinin işletim biçimidir, bu da diyalektiktir.”

Diyalektik, işte bu iç konuşma. İç konuşmadan kastım şu: Şimdi, içimizdeki konuşmayı izlediğim zaman, şaşırtıcı bir biçimde, söylediğim şey bana dönmüyor, yankılanmıyor. Bir şeyi düşünüyorum, hemen zıttı oluşuyor. Bir şeyi doğru olarak koymaya kalkıyorum, karşıda bir yalanlayıcı var. Yalanlıyor beni. İç düşünme, çok ilgi çekici bir şekilde, koyduğu düşünceyi yalanlıyor. Bu yalanlama ve o yalan üzerine giden ısrar arasında bir çekişme, iç çekişme var. Psişik düzeye taşımış oldum burayı ama Hegel bunu felsefe düzeyinde, kavram düzeyinde söylüyor. Aklın işletimi olarak kullanıyor. Yani açık seçik, herkesin anlayacağı bir şekilde kavramlar birbirleriyle çelişiktir ve burada, devindirildiği zaman ilerlerler, gelişirler. Ama Kant’a göre böyle bir şey yok. Doğuştan taşıdığımız bir tözsel aklımız yok. Tarihsel süreçte, her toplumun kendi çabaları içinde, yaşam biçimleri ile ilgili olarak oluşturdukları bir akıl tipi var. Dolayısıyla, bu iki akıl karşılaştığı zaman, birbirinde bağlanma yerleri farklı olduğu için, farklı dünyalarından dolayı, ortak girişimlerde bulunamazlar diye endişe ediyoruz dünyada. O zaman, bir tanesi öbürünü ortadan kaldırıp yerine geçmek istiyor. Yoksa burada, ‘o onunla uğraşırken, o ona galip gelebilir, işte biraz verdi, o da biraz aldı’ gibi bir şey değil burada anlattığımız. Hatta bunu felsefenin kendi içinde de görebiliriz. Formel mantığın egemenliği 2500 senedir; Antik Yunan’dan 18. asra kadar. Dinler, kendilerini diğer dinler karşısında daha güçlü gösterebilmek için formel mantık kullanmış. Ve aslında çok ilginç bir şey çıkmış ortaya. Yahudiliğin tradisyonunun formel mantığa büründürülmüş biçimi ile Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın formel mantığa bürünmüş biçimi, birbirini dıştalayan –özdeşlik mantığı çünkü– ötekini kabul etmeyen, kendi içinde masifleşen ve aslında gizil Tanrısı Aristo olan dinler haline gelmiş.

Gizli Tanrıları Aristoteles; yani egemen akıl tanrılaşıyor. “Ben şu Tanrı’ya inanıyorum.” Adını böyle koyuyor. “O Tanrı’ya inanıyorum.” Ama aklını işleten arkadaki güç, formel mantığın kendi. Akıl işletiyor ve o zaman irade, bu aklı kullanırken kendi isteklerini, arzularını, iletişimlerini, duygularını bilinçsizce bu aklın egemenliğine veriyor, aklın kendini sorgulamadığı için. Bu, bizim geleneğimizde Gazali tarafından eleştirildi ve maalesef günümüze bambaşka bir şekilde yansıdı. Batı geleneğinde de Descartes tarafından eleştirildi. Aristo mantığı, dinlerde dogmatik bir düşünmeye hizmet etti, fakat Aristoteles böyle bir adam, bu niyette bir insan değil. Son derece felsefi, akla güvenen, inanan bir insan. Formel mantık, bir siyasi tercih değil, bir iradi seçim değil; o tip düşünmenin sorgulanmamış olmasından kaynaklanan, doğuştan sanki aklımız böyleymiş gibi olan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.


* Metin Bobaroğlu’nun 22 Kasım 2011 tarihindeki “Dil ve Dilin Farklı Boyutlarda İncelenmesi” başlıklı AAV toplantısı konuşma kayıtlarından derlenmiştir.