Estetik ile Güzel Sanat Arasındaki Ayrım

Estetik ile sanatı karıştırıyor insanlar. Sanat ve estetik problematiği felsefi bir problematik, ama sanatın kendisi doğrudan doğruya sanatın kendi edimleriyle ortaya çıkan bir şey, felsefi bir problem değil. Felsefe sanata el attığında, “Sanatın bilimi olabilir mi?” sorusuyla yaklaştığı için, estetik, sanatın bilimi olarak ortaya çıkmıştır. Grekler’de estetik [aisthesis; aesthetic] algı demek, yani duyusal algı. Ama Hegel’in dediği gibi, bu sözcük felsefeye çok öncelerden girmiştir ve Antik Yunan’dan beri filozoflarca sadece duyusal algıyı vurgulamak için kullanılmıştır. Hegel, bu sözcüğü bir isim olarak bırakarak, onun kavramsal içeriğini yeniden belirleyerek estetik derslerine girmek istediğini söylüyor. Yani dediği şu: Sanat bir dışavurum ve tarihsel süreç içinde çeşitli sanat disiplinleri –plastik sanatlar, tiyatro, müzik, şiir vb. olarak– tikel sanatlar olarak ortaya çıkmış. Bu sanatların bilimi yapılabilir mi? Sanat bilimi olanaklı mıdır?

Hegel, bunun sorgulamasını yaptığı, bunun üzerine kavramsal önermeler, felsefi önermeler getirdiği ve sistematik bir yapıya kavuşturduğu için, bu sistematik yapının ussal olduğunu, kavramların –dış dünyadan, duyusal dünyadan bir şey almaksızın– kendi kavramsal iç örgünlüklerinden anlam taşıdığını söylüyor. Kavramların birbirlerine geçerek sistematik bütünlüğe vardıklarında ortaya çıkan şuuru “estetik şuur” olarak tanımlıyor ve diyor ki “Estetik, sanatın bilimidir ve olanaklıdır”. Bu büyük bir tartışma konusu, çünkü o zamana kadar böyle bir şey söylenmemiş. Bu, modern dönemin ileri sürdüğü bir şey.

Hegel, “Artık Sanat Yapılamaz” Demekle Neyi Kastetti?

Georg Wilhelm Friedrich Hegel

Hegel, modern dönemin birinci filozofu, modern filozof olarak diyor ki gelenek, sanatın geleneği ve ahlâkın geleneği olarak, günümüze kadar çeşitli formlar altında, din formu altında, ideolojik veya başka biçimler altında gelmiştir. Ama bu angajmanlar, yani mesela kilisenin sanatı kullanması gibi veya kralların, aristokratların sanatı kullanması gibi bir aidiyetten, bir iyelikten ayrı olarak, sanatın kendisinin kendi ilkeleri, kendi yasaları, ussal, kavranılabilir kavramları olanaklı mıdır? Saf felsefe. Saf, arı felsefe konusu. Bunu çalışıyor ve diyor ki “Artık bundan sonra sanat yapılamaz.” Kendisinin bu sözü istismar edilmiştir; birçok alıntıda görüyorum literatürde: “Hegel artık sanat yapılamaz, dedi.” Nasıl yani? Her taraf sanatçı dolu, sanat yapılıyor. Aslında, spontan olarak ortaya çıkıp belirli çevrelerce sanat ve sanatçı olarak nitelendirilen bu olgu, atölyelerde usta-çırak usulü ortaya çıkan bu olgu, artık yöntemli bir bilimdir ve bunun okulu açılabilir, eğitimi verilebilir diyor.

Nitekim modern dönemde, biliyorsunuz, artık bütün dünya ülkelerinde konservatuvarlar, sanat akademileri veya (hatta şimdi biraz benim eleştirime uğramış olan) fakülte halini alması durumu bile yaşanmaktadır. Bunu Hegel ve arkadaşları –sadece o değil tabii, bir grup; Almanya’da romantik dönemin filozofları ve Alman idealistleri dediğimiz o “filozofların” hepsi– daha üniversitenin kurulma aşamasında benimsiyorlar. Daha önce üniversiteler var, ama modern üniversitenin –evrensel bilgiyi temel alan, gerçekten universal, university olan üniversitenin– kuruluşunu planlayan insanlar bunlar. Biz şimdi o üniversitelerde eğitim görüyoruz. Onlar daha bu tasarımı yaparken, “sanat eğitime girebilir mi, bilim midir, yöntemli midir, gelişigüzel algılar mıdır, yoksa gerçekten insanları sanata eğitebilir miyiz” sorgulamasını yapıp “eğitebiliriz” kararını aldılar ve yöntemli bilgiyi üniversiteye koydular. Aynı biçimde, din ve ahlâkın da geleneksel yapısını, “bunun da bilimi yapılabilir mi, ahlâkın bilimi olabilir mi” diyerek sorguladılar. Her ne kadar Aristoteles’te Ethica kitap olarak yazılmış ve yöntemleri üzerine çalışılmışsa da –ki zaten ona da dayanarak– “etik, ahlâkın bilimi olarak kavramsallaştırılıp ussal yöntemlerle eğitimde insanlara kazandırılabilir” kararını aldılar. Dünyaya, bütün insanların eğitilmesini Platon önermişti. Platon dedi ki: “Bütün insanlar eğitilmedikçe insanlık gelişemez.”

Platon’un büyük görüşü, müthiş bir görüş. O zamanlar böyle bir şey yok. Kendisinin bir akademisi var, Aristoteles’in bir Lykeion’u var, tabii bir Milet Okulu ve Pitagoras’ın okulu var. Hepimiz biliyoruz, ama bunlar tek bir yerde mabet gibi yapılan çalışmalar. Platon diyor ki bütün dünyaya yaygın eğitim olmalı, bütün halkların eğitilmesi gerekir. Bakın, o günden bugüne ışık tutuyor, hâlâ yaşıyor. Yaygın eğitimi ilk öneren insan. “Her birey eğitilmelidir.” Bunu o zaman için düşünün, olanaksız bir şey talep ediyor. Bugün bütün devletler büyük paralar harcayarak Platon’un dediğini yerine getiriyor.

Şimdi tekrarlıyorum: Hegel, “Estetik, sanatın bilimidir,” dediği zaman, yöntemli olduğu için, eğitime girdiği için artık sanat yapılamaz ne demek? Artık bilinçli sanat yapılır, yöntemli sanat yapılır, estetik sanat yapılır demek. Sanki sanatın algıdaki estetiği sorgulanıyor şeklinde anlamayın diye söylüyorum bunu ısrarla. Hayır. Bu Kant tarafından yapıldı. Ayrıca, Kant estetik yargılara geçince, zaten eğitimin konusu olmuştu. Estetik yargılar, kavramsal olarak sanatı anlamak ve uygulamak anlamına geliyordu. Bu etik için de geçerli oldu, din için de geçerli oldu. Din felsefesi demek, dini felsefi kavramlarla açıklamak demek; inanıp inanmamayla ilgili değil. Sadece orada hakikatler varsa eğer, onları açığa çıkartmak, falsolar varsa onları göstermek; yani sorgulamak ve onu kavranılabilir, bilinç konusu yapmak…

Artık estetik yapılabilir, sanat yapılamazmış. Bu ne demek? Artık ilkeli, evrensel ilkeleri olan, zorunlulukları gösterilmiş, kanıtlanmış ve mantıksal olarak tanıtlanmış olan bir sanat yapılabilir. Gelişigüzel, “naive” sözcüğü tam burada yerine oturur. Ussal olmayan sanat “naive” sanattır. Artık, sanat, bir sanat tarihi içinde yerine oturtulmalıdır.

Zanaatin Sanata Evrilmesi

Michelangelo / Pieta

Zanaat ile sanatın ayrımını kavramsal, ussal, sistematik felsefe ortaya koydu. Bu ayrımı onlar belirledi. Yoksa daha önce techne sanatın aynısıydı. Techne sanattı, yani zanaat sanattı; çünkü zanaati yaparken siparişle zanaat yapılıyor. Bakın çok ilginç bir şey, biliyorsunuz, Michelangelo’ya bir Fransız kardinal, mezarı için bir Pieta sipariş veriyor. Pieta dediğimiz, Meryem’in kucağında İsa, yani şefkat. Siparişi verdiğinde Michelangelo 26 yaşındadır. 26 yaşındaki bir insan bir mezar taşı yapıyor ve ortaya bir şaheser çıkıyor. Şu anda heykelin doruğudur, üstüne heykel yapılamadı. Bakın, hayretler içinde kalırsınız. Peki, o bir zanaat yapıyordu; içinde nasıl bir arayış, nasıl bir coşku vardı ki o mermer, Meryem ile İsa’nın şefkatini neredeyse ruh olarak gösterebilecek hale çıktı? Bunu yapan ne? İşte bu sorgulama sanatın zanaatten ayrıldığı, zanaatle başlayıp sanata sıçradığı nokta – sanata evrildiği değil, zanaat sanata evrilmez. Hegel’e göre de böyle, bana göre de böyle; evrilmez.

Zanaatle uğraşırken sanat bir dokunuş olarak gelir ise gelmiştir. Yoksa ben çabalayayım, sanat yapacağım, ne güzel yaparım – bu olanaklı değil. Peki, bugün sanat okulları neyi veriyor? Bana göre sanatı takdir etmeyi. Bir sanatçıyı takdir edecek eğitimi veriyoruz aslında. Yoksa gir okula, dört sene sonra çık, sanatçı ol, dünyada yeni Michelangelo’lar yeni Leonardo’lar olsun… Ama yine onların arasından çıkacak, ona kuşku yok; fakat takdir edebilecek olan eğitim. Eğitimden kastımız bu, sanatçılar yetiştirmek değil; ama yetişebilirlerse, o dehalarını ortaya çıkartma olanaklarına ortam hazırlamak ve onların takdir şuurlarını geliştirmek.

Bir Sanat Yapıtı Estetiğe Eğitilmiş Bir Eleştirmence Değerlendirilebilir

Estetik duyulara dayalı bilginin mantığı, yani kavranması duyulardan geliyor, duyuların önüne konuyor ama onun yasasını, ilkesini, kavranırlığını, eğitime taşınabilir ya da taşınamaz oluşunu sorguladığımız zaman felsefeden söz ediyoruz. Yani bir filozof sanatçıdır diye düşünmeyin. Hayır, belki kavram sanatçısıdır, olabilir. Ama bir sanatçının kendi edimlerini ona filozof gösterir; şaşkınlık vericidir. Günümüzde bu istismar edildiği halde –istismar etmek olumlu da kullanılabilir, sömürmenin olumlu yanı da var biliyorsunuz, ama ben burada olumsuz olarak kullanıyorum– istismar edilir olduğu halde, sanat olgularını günümüzde eleştirmenler değerlendirir. Aslında bunların filozof olması ya da felsefi bakış açısından sanatı değerlendiren kişiler olması gerekir. Her zaman böyle olmadığı için istismar ediliyor, o ayrı bir konu.

Estetiğe eğitilmemiş bir insan, bir estetik yapıtı değerlendiremez. İşte Baumgarten’le başlayan, Hegel’le ve diğer filozoflarla devam eden estetik, sanatın bilimine eğitilmek için ortaya konmuş bir kuram demek. Bu olursa artık sanat eserini görebiliriz. Çünkü burada gören akıl, ussal görü, usun evrimi ile ilgili bir görü. Tasarımsal bir zihin bir sanat eserini asla göremez. Onun ne işe yaradığını sorabilir. Sanat eserlerinin işlevlerinden boşaltılmış ve kendi özüne bağlı gösterimler olduğu, daha sonra büyük sanatçılar tarafından söylenmiştir. Duchamp, “İşlevinden soyutlanmış her şey sanatın nesnesidir,” demiştir. Ve işlevselse o zaman Bauhaus’tur, tasarımdır.

Sistematik Felsefenin Tarihsel Gelişimi

Platon

Platon ilk sistematik filozoftur. Ondan öncekiler kategorik filozoflardır; arkeler üzerine araştırmalar yaptılar ama Platon sistematik felsefe yaptı. Sistematik felsefeden kastımız şu: siyaset için, hukuk için, estetik yani sanat için, etik için, bilimsel bilgi, epistem için ve daha alt kategorileri olan bütünsel bir şeyi, toplumu ilgilendiren bütünsel bir anlayışı, farklılıkları birlik altına toplama çabasıyla sistematik felsefeyi ilk deneyen, ilk kuran Platon. “Sistematik felsefe ussaldır,” diyen Hegel gibi düşünürleri temel alırsak, ilk filozof Platon’dur. Ama düşünceyi temellendirmek açısından, Platon’un da dediği gibi, asıl tartışma varlık konusudur. Bu da ilk Parmenides’te ortaya atılmıştır, o halde ilk filozof Parmenides olmalıdır ama düşüncenin temellendirilmesi açısından. Bugün fenomenler dediğimiz görünüşlerin farklılıklarının arkasında arkeler vardır. Türkçesi de aynı; arka, arkaik. Bakın Türkçe ile ne kadar örtüşüyor Grekçe; arkaik, arke, ilke. Ama bu ilke arayışı, görünüş farklılıklarının arkasında görünmeyen ama onları birliğe getiren bir bilgi arayışı ilk defa Tales’te ortaya çıktığı için; arke, ilk deneyim onda çıktığı için o zaman ilk filozof Tales’tir. Bütün bu soyutlamalar, yani varlık soyutlaması, arke soyutlamaları ile ilgili çalışmaların gerçeklikte karşılığı sadece görünüşler değil de olgular ve devinimler söz konusu olduğunda, oluş kavramı ortaya çıktığında da ilk filozof Heraklit’tir. O zaman felsefeye her bir yeni kavram getiren hep ilk filozoftur. Yeni bir kavram, temel bir kavram getiren ilk filozoftur. Demek ki felsefi öncelik, tarihsel öncelikle alakalı değil. Kavramsal öncelik mantıksal öncelik; mantığa, kavramaya, logosa öncelikli olarak katkı vermek…

Bu bakımdan “evvel” dediğimizde, tarihsel bir geçmişi değil, anlayışta, kavramdaki bir süreç, proses geçmişini anlamalıyız. Ama bu anlayışımız soyut, gökyüzünde bir felsefe gibi kalır ve nitekim öyle olmuştur, ta Hegel’e kadar. Yine Hegel. İki de bir Hegel deyişimin nedeni bu. Hegel dedi ki: “Bu ussal, kavramsal süreç, aynı zamanda tarihte kişiler olarak ortaya çıkmıştır. Tarih ile mantık örtüşür, us ile gerçeklik örtüşür. O zaman, olgusal olan tarihseldir, tarihsel olan ussaldır, tarihi belirleyen ustur.” İşte, bu dehşetli bir hikâye ama bugün dünyada üzerinde çalışılmıyor. Hegel üzerine tezler verilmiyor. Postmodern hikâyeler var, postmodern edebiyat hikâyeleri. Derrida, Deleuze, Guattari… Bunlar felsefe karşıtları. Karl Popper’ı alıp okuyun lütfen; Platon’a ağır hakaret ediyor. Hakaret ettiğiniz zaman bu felsefi değildir. Felsefe ussal bir namus işidir. Namus sözü de biliyorsunuz Grekçedir, nomos demektir. Nomos hem ad demek hem de yasa demek. Grekçe Nomos Physis dediğimiz zaman “doğa yasası” diyoruz. Bu, Arapçaya o ilişkiler altında geçmiştir ve namus olmuştur. Namus, nomos, ikisi de yasa demek.

Şimdi, yasalı düşünme ussal bir düşünmedir. Onun için usun namusu onun yasasıdır. O da kavramların kendileridir, hakikatlerdir, keyfine göre olmaz. Keyfilik girdiği zaman felsefeden söz edemeyiz. Edebi görüşler olabilir, zaten postmodernizm tamamen “sana göre, bana göre”dir… Görüşler olabilir, bunda hiçbir şey yok. Polemikler yapılabilir güncel yaşamda, ama felsefi kavramsal yapı, ussal olabilmesi için yasalı olmalı ya da zorunluluk içermeli. Şimdi, estetik üzerine çalışırken bir zorunlu kavramlar dizgesi bulabilir miyiz? Asıl problematik bu.

Neden İlk Felsefenin Yunan’da Başladığı Kabul Edilir?

Felsefenin ortaya çıkışından bu estetik sorunsalına gelişine kadar bir göz atabiliriz. İlkçağ felsefesi, Ortaçağ, sonra Yeniçağ, işte bugün modern felsefe. Peki, İlkçağ felsefesi dediğimiz zaman neyi anlamalıyız? İlkçağın uygarlıklarını anımsayalım. Hangi uygarlıklar vardı İlkçağda? Literatüre göre konuşalım, beş uygarlıktan söz ediliyor. Neler vardı anımsayalım. Hint, Mısır, İran –İran hâlâ sağ, Pers diyorlar ona– bir de Çin ve Yunan. Yunan uygarlığı –İlkçağ uygarlıkları– artık yok, yani mit oldu. Mısır uygarlığı mit oldu, yani gerçekliği kalktı. Pers uygarlığı yaşıyor hâlâ, ilginç. Çin hâlâ ayakta. Hint’i de eğer içine alacak olursak, bunlar hâlâ yaşamlarını sürdürüyorlar. Ussal kurgul felsefeye göre, bir kültür uygarlığa yükselmişse, yani kendini ortadan kaldırıp yeniden kurmuşsa uygarlığa yükselmiştir. Bunun da anlamı, dünya tinini, dünyanın gidişatını etkilemişse tarihe girmiştir. Eğer aynı kültür düzeyinde sürüyor ise tarihsel bir varlık değildir; insansı boyutta kalmış, kültürel varlıktır. Uygarlığa ve ussallığa dâhil edilemez.

Bunu birey üzerine de uygulayabiliriz. Bir birey kendi üzerine dönüp düşünerek kendisindeki yaşam, inanç davranışlarını, anlayışlarını, ideolojisini, bilincini, felsefi görüşünü her türlü sorgulayıp yeniden kurgulayacak düzeye taşımıyorsa, o ussal olmadığı için uygarlığa girmemiş bir kültür varlığıdır deniyor. Bunlar iddialı sözler; bunları eğer anlayacak veya hak verecek olursak, o zaman bir toplumun nasıl bir motivasyona gereksinimi olduğunu da anlarız. Hem eğitim anlamında, hem siyasi görüş anlamında, hem de entelektüel çabalar, sanatsal etkinlikler anlamında ciddi bir mesele olarak anlarız. Çin, Hint, Mısır, Mezopotamya, Yunan uygarlıkları dedik. Bu uygarlıklarda düşünce yok muydu? Var. Sanat da var, düşünce de var. Fakat felsefi düşünce dediğimiz zaman, bu uygarlıklara “Mısır’da felsefe var mıydı?” anlamında eğer bakacaksak, bu insanlar düşünüyorlardı, hiç kuşku yok. Siyasi, ekonomik görüşleri vardı, yaşamla ilgili görüşleri vardı ama bu görüşlerinin üzerine düşünüp ilkesel arayış, ussal bir arkatasar kurma çabası yoktu. Bu anlamda felsefe, Antik Yunan’ın bizzat kendine ait bir iştir.

Felsefe Yunan’ın işidir ve sanatın Yunan’da ortaya çıkmasının nedeni de bu felsefi düşüncenin orada olmasıdır. Bu ne demek? Kendi üzerine düşünme, bilincin bilinci, kendinin bilinci, farkındalık dediğimiz şey. Nasıl bir insan üzerine düşünüp de onu yargılıyorsak, kendi üzerimize düşünüp kendimizi yargılama – burada kendimiz dediğimiz de düşüncelerimiz. Ahlâkımızı yargılama ama düşünsel olarak. Yani “İyi mi yapıyorum, kötü mü yapıyorum?” İyi ne demek? İyi yapıp yapmamayı bütün uygarlıklarda bulabilirsiniz. İyilik var, kötülük var, güzel var, çirkin var… Ama Antik Yunan’da felsefe dediğimiz düşünce tarzı, “İyi nedir?” diyor. “İyi nedir?” dediğiniz anda bir töz arayışı var, usun nesnesini aramaya başlıyorsunuz. İşte, felsefe bununla başlıyor.

Felsefe Mitos’tan Logos’a Bir Evrilmedir

Felsefenin doğuşunda, kavramsal olarak felsefenin ortaya çıkışını ele aldığımızda nesnesi neydi? Sorgulanan neydi? Yani sorgulama, soru, sorunsal, sorun olan neydi? Sorunsal dediğimiz, sorunu kavramsal bir düzeye taşımak, yani problematik dediğimiz bir düşünme tasarımı kurmak; bu neyin üzerine yapılıyordu? Yaşamdan kopuk bir şey miydi? Doğrudan doğruya yaşamdan çıkan bir şey miydi? Buna baktığımız zaman, Ksenofanes’i tekrar anımsatıyorum. Ksenofanes’in “Mitler Üzerine Düşünmeler”de Logos’a başvurup mitleri ayıklamasının yanında, başka düşünürler de mitleri açıklamaya yöneldiler. Onları reddetmek yerine anlamlandırmaya girdiler ve bu giderek mistik bir şey de yarattı. Yunan mistikleri, Mysterion’lar Yunan’da olduğu için, “mistik” Yunan’a ait bir kavram.

Sonradan Hint mistiği de diyoruz, ama Yunan Mysterion’larına benzediği için, bir benzetme o. Teşbihen diyoruz ki Hint mistiği, İslâm mistikleri… Mesela, tasavvufa mistik diyorlar. Hayır, tasavvuf başka bir hikâye. Tasavvuf mistik değildir, Mysterion’lara uymaz. Tasavvuf ezoteriktir. Ezoterik ile mistik farklıdır. Ezoterikte bereket vardır, baraka, yani el ele el Hakk’a vardır; tevarüs etme, miras alma vardır. Usta-çırak biçimindeki o eğitimi, kitaplara yazılan, tekrar kitaplardan zihne taşınan ve tartışılan felsefe gibi değildir. Doğrudan doğruya gönülden gönüle aktarılan sevgi, terbiye, ahlâk eğitimi ve ondan sonra bilgi, ilim dediğimiz bilginin, irfan dediğimiz özümsenmesi. Ariflik, ilmi miras almak demek, kendi nefsinde bulmak demek. Tasavvuf kendi nefsinde bulma yolu ve yordamıdır. Mistik deneyim ise böyle bir şey değildir.

Mysterion’lar bize tanımını kendi veriyor. Üç maymun dediğimiz. Neydi üç maymun? Görme, duyma, işitme. Bunu nasıl yorumladılar? Literatüre bakınız, göreceksiniz. Bu, Mysterion’un simgesi olmasına rağmen, Yunan’daki misterlerin, sırrî dinlerin simgesi olmasına rağmen bambaşka şekilde yorumlandı. İnsanlar bir şey söylüyor; görme, karışma, aman tatsızlık olmasın gibi, ona yorumlandı. Hiç ilgisi olmayan bir şey. Bir kere niye maymun? Maymun mukallittir, yaptığımız hareketlerin aynısını yapar. Maymunun simgesel konumu mukallitlik. Her birimizde maymunsuluk var, yani mukallitlik var, ama taklitten kurtulmak için tahkike geçmek lazım. Bu tahkik meselesi, önce tüm dış dünya ile alakayı kesip kendi ile baş başa kalmakla başlar. Bunun için gözlerimizi kapatmamızı söylüyor, “görme” demiyor. Kulaklarımızı kapatmamızı, mühürlememizi söylüyor, konuşmayı durdurmamızı söylüyor. Yani zihinsel faaliyetlerin durmasını istiyor.

Şimdi, bu felsefe ile açıklanacak bir şey değil. Felsefe bunun için şöyle bir söz söylüyor: “Düşüncelerimizi sıfıra götürmeliyiz diyalektik olsun diye.” “Sıfıra götürmeliyiz,” diyor ama bu bir soyutlama, abstraction işidir. Eğer düşüncenin kendisi gerçekten izlenerek, meditatif bir biçimde hakikaten soyutlama yapılırsa soyutlanma olur. Böyle mistik bir meditatif oturuşla Buda gibi değil bu. Kendini o kadar düşüncenin akışına kaptırırsın ki davul çalsa duymazsın. Sanatçıların çoğu bilir bunu. Sanatsal bir eylem olurken kulaklarınız dışarıda gürültü de olsa duymaz, gözünüz çevrede hiçbir şey görmez. Sadece düşünceyi takip edersiniz; buna “tefekkür” denir. Tefekkür diğer düşünme tarzlarından farklı bir şeydir. Bu tefekkür eğer hakikatlerin üzerineyse, yani duyusal dış dünyanın nesneleri üzerine değil de kavramların özleri, hakikatleri üzerineyse; bu meditatif düşünme, gözü, kulağı, dili durdurduğu için, iç düşünme dedikleri reflektif düşünme, refleksiyonlu, kendi üzerine dönen düşünme gerçekten meditatif bir etki yapar ve insan soyutlanır. Soyutlama yaparken soyutlanır. Bütün o meditasyon çalışmasını yapan Uzakdoğuluların onlarca yıllarca deneylerinde başaramadığını, düşüncenin kendi hareketleri içinde başarabilir.

Sanatsal duyarlılık illa sanatçı olmayı gerektirmiyor. Sanatçıyı algılayan, onu kendi duyarlılığında alımlayan insanlar olmasa sanatçı ne işe yarar? Sanat nereye gidecek o zaman? O mesaj nereye gidecek, değil mi? Felsefe de öyle. Şimdi Niyazi Mısrî’yi hatırlayalım: “Göz, kulak, dil kapılarını kapatalım bir zaman.” Bakın, üç maymun, taklidi bırakalım demek. Kendi özümüze dönelim. Ne zamana kadar? Kendi öz varlığını keşfedinceye kadar. Olur, olmaz; o ayrı konu. Sanatçılar öyledir, sanatçı telvine gider. Mutasavvıflar da sanatçılardır, hepsi sufidir. Sufiler sanatçıdır. Mevlana’ya sanatçı diyemez miyiz? Dansın doruğu, felsefenin doruğu, şiirin doruğu, iç dünyanın dışavurumu – olağanüstü bir sanatçı. Bunlar önce açılırlar; yani telvin. Telvin, elvan, rengârenk demek. Yani kültürler arasında sakınmadan bütün kültürlere bulaşırlar, insan ürünüdür diye her türlü kaliteli olan manevi dünyaya dalarlar. Ama sonra itikâf, uzlet dediğimiz yalnızlığa çekilirler, kendileriyle baş başa kalırlar. Asıl mesele bu. O kendileriyle baş başa kalma, iç sesin harekete geçmesi için dış dünyadan topladıklarının hepsini terk ederek; dünyayı, inancını, ahireti düşünmeksizin, endişeyi bırakarak teslimiyet… Sanatçılarda da olur bu. Ondan sonra içe doğmaya başlar; ya resme yönelirsin kabiliyetin doğrultusunda, ya sese yönelirsin. Çocuklarda vardır bu; hemen ritim tutmaya ya da çizmeye başlarlar. Çocukta hemen belirir, yetişkinlerse bu saflaşmaya, çocuklaşmaya gitmedikleri için kendilerindeki dehayı bulamazlar. İşte Mysterion’lar, Yunan misterleri, mistik dediğimiz bu uzlet, yani kendi ile baş başa kalıp beklemek…

Platon’a, “Felsefe nedir?” diye soruyorlar; “Felsefe doğruyu aramaktır,” diyor ve tabii iyiyi, güzeli de ekliyor. “Düşünme nedir?” diye soruyorlar; “Düşünme kendi kendiyle konuşmaktır,” diyor – dialogos’un içselliği. Düşünceye dikkat edin, bir şeyi söylerken hemen karşıtı doğuverir, ama biz onu görmezden geliriz. O şeytanın sesidir, bizse hep kendi istediğimiz yolda yürümek isteriz. Hâlbuki o iç dialogos olmadı mı tefekkür olmaz. İç çatışkı, düşüncelerin çekişmesi olmadı mı tefekkür olmaz. Bu bakımdan arı balı kendisinde yapar. Her birimiz bu anlamda her şeyden, her kültürden yararlanabiliriz, kuşku yok. Onların özsularını alabiliriz, alabiliyorsak. Ama balı kendi peteğimizde yapmak için yalnız, asude olmak lazım; yani gürültü patırtı olmaksızın, zihindeki gürültüler bittiği zaman olur bu. “O zaman iç sesini, Rabb’in sesini duyma olanağın vardır,” derler mutasavvıflar. Felsefede de öyledir; soyutlama yaparken samimiysen, bir derdin varsa, onu sorgularken, soyutlama yaparken soyutlanıverirsin ve birdenbire çıkar karşına, “Buldum!” dersin. İşte o “Buldum!” zihnin işi değildir.

Felsefede de buluş süreçleri vardır. Muhyiddin Arabî buna “keşfî bilgi” diyor. Bu keşfî bilgi Muhyiddin Arabî’den doğrudan doğruya bize gelmiyor; Platon’dan Arabi’ye gidiyor, ondan bize geliyor. Platon buna Phronesis diyor. Noesis değil; çünkü o mantıksal düşünme, gidimli düşünme – çıkarsamalı, karşılaştırmalı, tasım dediğimiz düşünme; bilgilerin hakikatleri. İdealar kuramını ortaya koyan Platon, “İdealar anımsanırlar,” diyor. Onlar doğuştan bizde vardır, onları öğrenmeyiz, anımsarız diyor. Ama nasıl anımsarız? Bir hakikat üzerine sorgulama yaparken, onun üzerine düşünürken o içimize doğuverir. Çok ilginçtir, “İdealar birbirini çağırır,” diyor; yani bir ideayı kavrarken ister istemez diğer idealar onun imdadına yetişir. Peki, idea nereden geliyor? Eidos’tan geliyor, görmek demek. İdea da görmek demek ama ne ile görmek? Biyolojik gözle değil, aklın gözüyle görmek. Bu nedenle, düşünme, duyularda ve duyuların nesnelerinde değil, aklın kendi kendinde temellenirse, işte ona felsefe diyoruz.

Felsefe aklın görüsü demek. Geometri gibi ama geometri idea düzeyine çıkmış değildir. Mathematos idea düzeyine çıkmış değildir, ama Platon’a göre duyular, duyusal verilerle idealar arasında yer alırlar. Platon der ki idealar kuramını, yani felsefeyi kavrayabilmek için önce geometri ve matematik öğrenmeniz gerekir. Akademia’nın kapısına yazar; “bu ikisini bilmeyen içeri giremez” diye. “İçeri giremez” okul yasaklandı demek değil. Okul sembol, yani “kavram dünyasına giremezsin” diyor. Neresi orası? Felsefenin ülkesi. Nasıl bir ülke? Senin kendi aklın. Kendi aklının içine giremezsin. Mathematos bilgelik demek. O bilgelik iki tamamlayıcı unsurdan oluşur: birisi ritim ki ona aritmetik diyoruz; ritim sayılar bilgisi, aritmetik bilgisi esasında. Pitagoras’ın sayılar anlatımı aslında ritim bilgisidir, yani tekrarlama, kendi üzerine dönen ritim. Ritimlerden oluştu bütün bu evren, sayılardan oluştu derken bunu söylüyor. Öteki geometri. Geometri ve aritmetik birlikte Mathematos. “Mathematos bizi ideaları kavramaya eğitir,” diyor Platon.

Bu soyutlanma hikâyesiyle, Mysterion’larla felsefeyi biraz başka yönlerden özdeşleştirdim ve burada Sokrates’e başvurmak istiyorum. Platon, Phaidon diyaloğunda Sokrates’i konuşturuyor ve şöyle diyor: “Filozof bedeni ile ilgilenmez. Dikkatini yapabildiğince ruhuna yöneltir. Bedensel hazlardan uzaklaşır ve ruhun bilgeliğiyle buluşursa filozoftur.” Şimdi, Sokrates burada aslında şunu söylüyor: Tefekkür dediğim, biraz önce anlattığım biçimde düşünceye yoğunlaşırsanız kendiliğinden böyle olur, bunu metot olarak yaptığınızda değil. Çünkü dışsal bir şey felsefeye katkı vermez. Dışsal ne demek? Bilince dışsal. Bilince dışsal olan her şey bilincin malzemesidir ve bilincin kendisinin devinimine katkı vermez.

Platon, “Ruhun doğru bilgiyi elde etmesi duyular yoluyla olmaz, düşünce yoluyla olur,” diyor; düşünce idealara kavuşursa, güvenilir bilgi, episteme ile olur, doxa ile olmaz. Doxa ne? Duyusal bilgi. Doxa ile, tasarımsal bilgi ile olmaz. Usun yasaları idealardır, idealarla tanıtlanmış bilgi ancak bizi doğruya ulaştırabilir. İşte, insan eğer o ussal bilgi dediği ideaların bilgisiyle, episteme ile uğraşırsa, bu soyutlanma olur. Tasarımsal, duyusal zihinle yaptığımız hiçbir çalışma bizi soyutlanmaya götürmez. Yani sıfıra götürmez; kendi öz benliğimizi buldurmaz. Ve bunun için, “kişinin kendisini arıtması felsefenin ön koşuludur” diyor Sokrates. Kişinin kendisini arıtması felsefenin ön koşuludur; yani arınma, safiyet. Peki, nasıl olur? Ne diyor, biliyor musunuz? “Kişinin kendini arıtması kendi düşüncelerini kendi üstüne döndürmesiyle olur.” Refleksiyonlu düşünme ile başlar. Düşüncelerin ne kadar hakiki? Hakikate ne kadar ışık tutuyor? Bunu sorgulamaya başladınız mı, dış dünyadan kendi üzerinize dönersiniz ve bu sizi arıtır. Bunlar herhalde bugünkü salt zihinsel, kitaplardan öğrenilmeye çalışılan felsefeye karşı felsefenin kendi öz savunmaları olarak kabul edilebilir. Böyle ciddi bir mesele olduğu için bunlar göz ardı ediliyor. Adanmışlık mümkün değil. Kavramın kendisini kendi ussal edimlerimizde izlersek, adanmışlık bizi filozof yapar. Birisine filozofum deseniz, sen kimsin de filozof oluyorsun derler. Hâlbuki philosophos ne demek? Bilgeseverlik demek. Ne var ki bunda? Sevmez misin bilgeyi?

Sokrates, “Kendini bilen tanrıları da bilecektir,” demiştir, biliyorsunuz. Ama Sokrates kendisi icat etmedi bu sözü. Bu söz Delf tapınağının kapısının içerden üstünde yazılıydı – dışardan değil. Mabede girenlerin dönüp baktıklarında kapının, girişin üstünde gördükleri söz: Nefsini bilen, yani kendini bilen tanrıları da bilir. Bu çok kadim bir sözdür çünkü Mısır’dan geliyor; hermetik bir sözdür, Hz. İdris’in sözüdür. Bu “tanrıları bileceksin” sözü bizi Mitologyaya götürür. Mitologya da tanrılardır; Olimpos’un tanrıları. Felsefede Olimpos mitlerdir. Halk bunu mitler, Olimpos tanrıları diye anlatırken, imgesel olarak doğada, kendi dışında bir hayal âleminde var sayıyordu. Hâlbuki kendindeydi, kendi kendini bilmenin yollarıydı. Peki, bu nerede öğretiliyordu? Delf tapınaklarında öğretiliyordu. Sırlar dediğimiz bu Mysterion’lar işte; yani mitlerin imgeleriyle anlatılanın bizzat insanın kendisi olduğu, insanın kendi iç dünyasını bilemediği. İnsan, iç dünyasını keşfetmek için metotlar, araçlar geliştiriyor. İşte bunlar hem kreatif, yaratıcı imajinasyon –İbnü’l-Arabî’nin tahayyül, hayal âlemleri dediği; Platon’un ideaları, imgesel idealar âlemleri– hem de akılsal, ilkesel âlemler. Yani iki şey var: birisi hayal âlemi, diğeri akıl âlemi. Hayal âleminde görüler var, rüya orada oluyor. Rüya aklın işi değil, içgörünün işi. Ama akıl, rüyanın görüsünü açıklayan. Her rüya yoruma muhtaç, bunu da yapan akıl. Akıl imgeyi ilkesel yaptığı için kavrıyor ama imgede de görüsü var. Görü ile düşünce buluşuyor ki bu da tevhid dediğimiz, yani iki yarım kürenin aşılarak bir bilgide buluşması. İmge onun içeriği, akıl onun biçimi. Akıl biçim veriyor, imge içerik veriyor.

Zeus

Tanrılar çoğul ama Baş Tanrı Zeus. Peki, neyi anlatıyordu? Yıldırımları var, zamanın oğlu, Kronos’un oğlu… Kronos zaman tanrısı fakat doğurduğu bütün çocuklarını yiyor; olguların tümü zamanda ortadan kalkıyor. Felsefede daha sonra olguların yadsınması, olguların ortadan kalkarak tarihsel kılınması kelâmı mitin kendisinde var. Kronos –kronoloji oradan gelir– tarih zamanı olguları yiyor; kendi çocuklarını, doğurduğu çocukları yiyor ama bir tek Zeus’u yiyemiyor çünkü Zeus zekâ. Yani insan zekâsı tüm olguları yaratır ve olgular zamanla ortadan kalkar, ama zekâ yeni olguları yaratmaya devam eder. Zeus şimşekler, zekâ pırıltıları değil mi? Ama bunun doğada karşılığı da var. O zaman physis, yani doğadaki mitsel imgelerin aynı zamanda sosyal yapıda karşılıkları ve bireyde karşılıkları olduğu, deneyimlenmesi gerektiği, yani o rüyayı görmek gerektiği mistiklerin işi. Filozoflar da üzerine düşünerek onun kavramsal yapısını buluyor, aklı inşa ediyorlar. Yani filozoflara göre, akıl bir cevher olarak doğuştandır. Elmas bir elmas olarak doğuştandır, ama akıl haline gelmesi, aklın cevherden bildiğimiz, gelişmiş akıl haline gelmesi, yani pırlanta olması insanın bizzat kendi edimleriyle olanaklıdır. Yoksa cevher gelir, cevher gider. “Kendini bilmeden telef olur gider” diyorlar. Bunu hem filozoflar söylüyor, hem mistikler, hem de sufiler – bu ortak bir kanı. Felsefede Sokrates’in bu uyarısı göz ardı ediliyor. Felsefe için bunlar hatırlanmıyor; bu soyutlanma, düşüncenin kendi üzerine dönerek kendinde iç edimler, iç adımlarla yürümesi unutuluyor ve dış adımlarla bahçede dolaşırken felsefe yaparlardı oluyor.

Felsefe, Mitos’tan Logos’a bir evrilmedir; Mitos’ta yani hayal gücünde içerilen görüleri, ideaları, Logos’a yani bilince taşıyarak akıl gücüyle bilmenin yoludur. Mitos’tan Logos’a geçerken Doğa Mitosları çıkıyor; doğa felsefesi karşılıyor bunu. Beşeri yani ahlâki Mitoslar çıkıyor; onların ahlâk ilkeleri biçiminde akılsal kılınmalarını karşılıyor. Yani felsefe hayalin akılsal kılınmasıdır. Ama akıl kreatif değildir, yaratıcı değildir, düzen vericidir – düzen, yani kozmos. Onun için Nous-Kozmos ikilemi konur. Nous doğanın Kozmos’unun nedenidir. Kozmos düzen demek, akıl düzen veren. Hayal düzen vermez, düzen yıkar. Tüm düzenleri altüst eder, kreatiftir. Albert Einstein, bu olağanüstü bireşimi, tevhidi, sentezi, enerjilerin farklı farklı kategorik değerlendirmelerini sentez yapmıştı; yani enerjilerin birbirine dönüşümünü kanıtladı. Bu muhteşem şeyi nasıl yaptın diye soruyorlar kendisine. Albert Einstein şunu söylüyor: “Hayalimle yaptım, sonra matematiğe döktüm.” Hayalimde yarattım diyor. Peki, diyorlar, bu hayalinizin etkilendiği herhangi bir başlangıç söyleyebilir misiniz? Ben çocukken, diyor, giderdim, suların dalgalanmaları üzerinde ışığın yansımalarını izlerdim. Bende çok tesir etti, o kadar tesir etti ki bu ışık nedir merak ettim. Bütün ömrüm bunu araştırmakla geçti. Keşif ehli, mükaşefe işte böyle bir şey. Tutku ile bütün ömrümü adadım, diyor, kurtulamadım o düşünceden. Hayal âlemlerinde devinerek; gidimli düşüncenin, mantıksal düşüncenin çıkarımlarıyla değil, buluşlarla yaptım. Laboratuvarda çalıştım, çalıştım, çalıştım, yoruldum. Zihnim yoruldu, bıraktım, artık laboratuvara bir daha gitmek istemiyordum. Sabahleyin traş olurken ‘vay canına!’ dedim. Bakın, çözüm ikram ediliyor. Mantıksal bir çıkarım değil bu, gidimli düşünce yapmıyor bunu. O anda zihnin yoğunluğundan sonra telvin temkine çekiliyor; asude, o an meditatif bir an. Ama o ana gidebilmek için asude olmak zorundasın. Zihnin dışarıdayken ne felsefe yapabilirsin, ne tasavvuf yapabilirsin, ne sanatla uğraşabilirsin. Metot olarak yap bunu, yine olmaz. Sen zanaatle uğraşırken eğer safiyete ulaşırsan, onu içinde bulursun ve sanat doğar. Ben sanat yapacağım de, uğraş, yaparsın. İşte ortada…

Hayal ve Sanat İlişkisi

Hayal, sanat kavramıyla tam örtüşmüyor; çünkü estetiğin bize öğrettiği sanat, aklın kavramlarıyla hayalin imgelerinin duyular önüne konulmuş biçimi. Sanat bu. Aklın kavramlarıyla hayal yani imgelemin duyular önüne konulmuş biçimi. Duyular önüne koymak şart sanatta. Kavramı ve imgeyi duyuların önüne koymak; aisthetis bu demek. Kavram biçim, imge onun içeriği ve nesnesi de örneğin bir taş ya da ses. Yani ya sese biçim veriyoruz, ya boyaya ya da mermere, fark yok ki duyularla algılanması için. Sanat duyular önüne çıkmış idealardır. Bilim, sanat, felsefe, tasavvuf – benim kanaatim bu dördü de buluş yani keşif süreçlerinde aynı. Buluş süreçleridir ama kendi nesneleri, tözleri bakımından ayrışırlar; yani farklılaşmaları tözlerinden dolayıdır. Yoksa usun kaynağı bakımından hepsi aynı kaynaktır. Hatta bunu Hegel de doğrular biliyorsunuz. Der ki: “Sanat, din ve felsefe; bunlar saltık tinin yapıtlarıdır.” Saltık tin yani usun kendi kaynağından hareketle doğurduğu üç şeydir, ama tözleri farklıdır. “Felsefenin konusuyla sanatın ve dinin konusu aynıdır,” der, “içerikleri bakımından farklılaşırlar.” Saltıklığı aynı, göreliliği farklı. Zaten asıl sorun da bu birlik-çokluk sorunu.

Estetik Algı Yoksa Etik Oluşamaz!

Beşer sanatsal algıdan yoksundur; bırak sanatsal yargıyı, sanatsal algıdan yoksundur. Farabi, “Udun sesinden zevk almayan insan değildir,” diyor. Estetiği niye seçtik? Etiğin de kökeni estetiktir. Estetik algı yoksa etik, estetik yargı yoksa etik oluşamaz. Estetik, ruhun estetize edilmesi bir eğitim işidir; sadece duyuların arıtılması yetmez, düşüncenin kavramsal düzeye taşınması ile de ilgilidir. Ama bu bir yerden bir yere sıçrama gibi değildir, bir süreçtir.


* Metin Bobaroğlu’nun 24 Ekim 2016 tarihindeki “Karşılaştırmalı Doğu ve Batı Estetiği” başlıklı AAV toplantısı konuşma kayıtlarından derlenmiştir.