Değişen Çağ ile Kavram İçerikleri de Yenilenir

Fizik bilimindeki kavramlardan hareketle, fizik zeminini kullanarak, Einstein’ın ilişkinlik kuramının bilincimiz üzerindeki, toplumsal yaşamdaki, insan ilişkilerindeki etkisini irdeliyoruz. Ayrıca, indirgenmiş olarak, insan bilincinin geçireceği bir değişim söz konusu ise onu saptamaya çalışıyoruz. Fizik bilimini öğrenmek adına değil, belki felsefi bağlama taşımak adına bu çalışmayı sürdürüyoruz.

Albert Einstein

Bu bir bilim felsefesi çalışması değil, çünkü bilim felsefesi söz konusu olduğunda, daha çok yöntemler üzerine düşünmeyi; bilim yöntemlerinin ne olup olmadığını, nasıl oluştuğunu, nasıl değiştiğini düşünürüz. Bu, bilim felsefesi değil ama nedir? Bilincimizi sorgularken, klasik disiplinlerden, diğer bir deyişle her dönemde hâlâ geçerliliğini yitirmemiş olan rasyonalizm, pozitivizm, ampirizm gibi disiplinlerden faydalanırız. Ancak bütün bu felsefi disiplinler, tarih içinde daha çok mantıksal bir sürecin ürünleri olarak ortaya çıkmış, kavramlar dünyasında ya da idealar alanında cereyan etmiş olan disiplinlerdir. Çağımızda, bu kavramlarla nesneler arasındaki ilişki, felsefeye başka bir biçim, yeni bir anlatım kazandırdı. Belki de nesnel gerçeklik ortamı ile bilinç ortamı arasında, o dualite o kopukluk arasında köprüler kurulmaya başlandı; bunun da muhtemelen en güvenilir zemini fizik bilimi oldu. Fizik biliminin geliştirdiği görüşler, kavramlar felsefi alanda da kullanılır olmaya başladı. Kuram açısından bakıldığında, disipline edilmiş bir dünya görüşü –eş deyişle bilimsel, sanatsal ya da ideolojik olabilir, tutum belirlemeye yönelik olabilir– hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, bir kavram öbeğinden ya da bir kavram dizgesinden bahsediyoruz demektir. “Dizge” sözcüğünü seçiyorum Türkçe olarak; “sistem” yerine kullanıyorum. Tanımına pek de derinlemesine girmeden, kavramsal açıdan altı çizilsin diye hatırlatmak istiyorum: “Dizge” dediğimizde, parçaların birbirini yadsımadığı, birbirlerinden ayrı ama ilişkide olduğu, ilişkilerin karşılıklı bağıntılılık içinde bulunduğu, örgün bir bütünlüğü anlıyoruz. “Dizin” dediğimizde ise örgün olmayan, ilişkileri belirlenmemiş, birbirini dıştalayabilen fakat bir rasyonel yaklaşımla birbirinden dizilere ayrılmışlığı anlıyoruz. Kuramlar daha çok dizgesel oldukları için bu ayrımın üzerinde duruyorum.

Bu bağlamda, yine benzer bir biçimde ele alındığında, olgu kavramı çağımızda bir yanda nesneyi bir yanda da özneyi birlikte içeren bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. “Gerçeklik” dediğimizde, artık daha çok olgusal gerçekliği düşünüyoruz. Bundan önce, ampirik dönemde “gerçeklik” dediğimizde, özneden bağımsız, öznenin karşısında, öznenin duyumsadığı bir nesnel gerçekliğin varlığını anlatıyordu. Bu kavrayışın bilimsel ya da maddeci, özdekçi bir görüş gibi sanıldığı, “Her şey maddedir, maddeden yapılmıştır, maddidir ve bilinçten bağımsızdır” diye söylendiği o dönemlerde akledilmeyen bir şey vardı. Bilinçten bağımsız olanların bilinç yönünden tanımlanması söz konusu olduğunda, bunların bilinçten bağımsız varoluşlarında bilgi üretilemeyeceği henüz akledilememişti. Bu durumu ilk fark eden Immanuel Kant’tır.

Kant’ın Fenomen ve Numen Ayrımının İrdelenmesi

Immanuel Kant

Immanuel Kant, nesnelerle bilinç arasındaki ilişkinin “fenomen”, olgu olduğunu; fenomenin bize bilgiyi üretmek için yegane kaynağı teşkil ettiğini bildirdi. Kant’a göre, fenomenler bize nesnelerin ilişkilerini değil, görünüşlerini verirler; dolayısıyla, nesnelerin kendi aralarındaki ilişkilerini saptamak, bizim pratik bağlamda, deney ve gözlem aracılığıyla ve bir bilinç etkinliği aracılığıyla onların dünyasına girerek elde edebileceğimiz bir katkı olabilir ki bu da bizim fenomenimizin, olgumuzun içindedir. Bir başka deyişle, olguların arkasındaki nesnel dünyayı biz bilemeyiz. Bilgimizin olmadığı bu alana “numen” denilir. O halde fenomen ve numen denilen iki evren vardır. Numenler, nesnelerin kendilerinde olan; ding an sich, “kendinde şey”. İnsan bilinci içinde olduğu zaman, für sich olduğunda, fenomene giriyor.

Kant’ın bize anlatmak istediği şudur: Nesnel olanın ancak görünüşlerinden hareketle, onların izlenimleriyle, bilinci oluşturan anlık (zihin) kategorileriyle bir araya getirerek algı ve kavrama gidebiliriz; bu, bizim bildiğimiz alandır. Nesnelerin görünüşlerinde bize gelmeyenin, nesnelerin kendilerinde kalanın ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. İşte bu sınırın bilincin sınırları olduğunu ortaya koymuştur Kant. Critique de la Raison Pure yani Arı Usun Eleştirisi’nde, bize bilgimizin sınırlarını, dolayısıyla bilincimizin sınırlarını göstermek istemiştir. Aslında “aydınlanma” dediğimiz şey de budur! Bu nedenle, nesnel ilişkinlik kuramını işlediğimiz bu çalışmamızda, “aydınlanma” kavramını merkeze oturtarak, fizik bilgilerinden, felsefi görüşlerden aydınlanmaya yönelik nasıl bir bakış oluşturabileceğimiz ve bunun bizim için ne anlam taşıdığı üzerinde duracağız.

Olgu, fenomen denilen tanımları sorgularken şu soruları sorabiliriz: Nesnelerin kendiliğinden görünüşleri, doğal olarak bize yansıyan görünüşleri söz konusu olduğunda, bizim olgumuz ya da fenomenimiz ya da bilincimizin sınırları neredeyse, hangi sınırda duruyorsa, biz deneyle o nesneye müdahale ettiğimizde, o sınırlar aşıldığında ding an sich’e girmiş oluyor muyuz? Bunu biraz daha basit anlatayım. Herhangi bir nesneye bakıyorum, nesneyi algılıyorum; sonra bir kez daha başka bir biçimde, başka bir zamanda bakıyorum. Başka bir olgu ile karşılaşıldığında, eğer olanağım varsa cisme yine bakıyorum ve onun hakkında gözlem elde ediyorum. O zaman şöyle bir şey söylüyoruz: “Algı tekrarları bize gözlemi verir.” Gözlem dediğimiz şey –yani bilimde kullandığımız gözlem– algı tekrarından başka bir şey değildir. Peki, algı yanılmaları varsa, ki var, o zaman bizim gözlemimiz bu algı yanılmalarına yansır mı? Tabii yansır. Onun için “algı tekrarı” diyoruz. Gözlem algı tekrarlarından oluşacak ki bu algı yanılsamalarını, duyularımızın bizi yanıltmasını asgariye indirelim. Dolayısıyla, “gözlem” dediğimiz zaman, doğa verilerinin hiçbir müdahale olmaksızın kendilerinde olduğu gibi algılanmasından bahsediyoruz. O nesneye kendi doğal yapısını değiştirerek bakarsak ne olur? Buna ne diyeceğiz? İşte buna “deney” diyoruz. Araç ve gereç kullanılarak; nesnenin durumunun, ilişkilerinin değiştirilerek tekrar ve tekrar gözlemlenmesi deneydir. Deney, gözleme veri oluşturmaya yarayan bir süreçtir. “Biz deneyden hareketle bilgiyi üretiriz” demek, aslında gözleme hizmet eden bir sürecin tanımlanmasıdır. Oysa deneyde, doğada bulunan nesnelerin –doğa ötesi için, yani kültür nesneleri için de bu geçerli– kendi konumlarından başkalaştırılarak, yeni ilişkiler altında denenerek gözlenmesi bize şunu verebilir: Bir nesnenin başka ilişkide, başka özellikleri, nitelikleri ortaya çıkabilir. O halde, bizim gözlemimiz data/veri olarak daha çok öge taşıyabilir, daha güvenilir olabilir. Bu noktada, nesnenin “kendinde şey oluşu”na gidip gitmediğimiz felsefi bir sorudur. Kant’ın tanımladığı fenomen, bu girilen alanın ve yeni değiştirmelerle görünüşe çıkarttıklarımızın da numene ait olmadığı, onların da fenomen olduğu yönündedir. Nesnenin daha da içine bakabilsek –örneğin, mikroskop altında baksak bile numene girmiyor– yalnızca fenomenin sınırlarını geliştirmiş oluruz; çünkü hep görünüşler elde edilir, görünüşlerin ötesine geçilemez.

O zaman şöyle bir soru sorulmalıdır: Biz bilgiye epistemolojik açıdan değil ama yöntem bilim açısından ulaşabilmek için bilgimizi oluştururken, onu deney-gözlem süreçleriyle nereye kadar taşıyabiliriz ki bilgimiz tamamlansın. Bu soruyu sorduğumuzda, Engels’in bir tanımından bir mantığa gidebiliriz belki. Engels’den önce de söylenmiş ama o felsefi bağlamda söylediği için onun adını kullanıyorum. Engels’e göre, bütün evren, var olan her şey ilişkiler bütünüdür. Bu basit bir cümle gibi geliyor ama felsefedeki kavramsal derinliği oldukça fazla. Daha anlaşılır kılmak için motifli bir kazağın örgüsüne benzetiyorum; ilmiklerden oluşan bir motif. Motif dediğimiz şey aslında nedir? Ham maddesi nedir? Ham maddesi iplik. Kendi yok ama var; bir fenomen. İpliği çektiğimizde motif açılıyor, iplik oluyor. Sonra onu bir biçim altında bir araya getiriyoruz. Bir motif daha! Orada bir varlık var. Gerçekten orada bir varlık var. Bilimsel olarak, “Bu varlık şu boyda, şu ende, şu ağırlıkta, şu renkte, tüm nitelikleri ile şudur,” diyoruz. İpi bir çekiyorum, nerede bu? Böyle bir şey yok. Özneye geri döndüm. Immanuel Kant’la ve hatta Aristoteles’ten beri, nesnelerin gerçek, değişmez tözler oldukları; her nesnenin ezeli, ebedi, kendinde, gerçekliğinde durmakta olduğu ve bizim ona inmeye çalıştığımız düşünülmüştür. İlişkiler bütünü olarak evreni kavradığımızda; ilişkinlik kuramının, daha fiziğe girmeden önce kavramsal, felsefe düzeyinde ilişkiler bütünü olma anlayışını geliştirdiğimizde, karşımızda duranın bu türden somut ve değişmez gerçeklikler olmadığını anlıyoruz. Karşımızda duran, bir ilişkiler ağı, birtakım ilişkiler yoğunluğu ya da ilişkiler motifi gibi – sanal değil, tabii ki kendi kaynağından dolayı, kendi gerçekliğinden dolayı ona verilmiş biçim anlamında. İplik, o zaman, biçimin içeriği olmuş oluyor, değil mi? Dolayısıyla, içerik-biçim bütünlüğü var ve bu bütünlük bize nesnel bir gerçeklik olarak görünmektedir. Bunun bir yanı var ki fenomen/görünüş –fenomen dediğimizde, görünüşle başlayıp görüngüye kadar giden süreçtir, ben şimdi görünüşü yani o nesnenin konumunu anlatmak için söylüyorum– diğer yanda, onun arka tasarındaysa bütün ilişkiler var.

Hegel, bu durumda, eğer bir noktayı yok etmeye kalkarsa nasıl yok edebileceğini düşünmüş. Kazaktaki ipin ucunu tutmuş; “şunu şöyle yok edeyim” derken, kazak yok oluyor. Yok olmuyor, başka bir şeye dönüşüyor. Yumak oluyor, değişik bir kaotik dizayn oluyor. O zaman, Hegel bu evrendeki hiçbir şeyi yok edemeyeceğimizi, herhangi bir şeyi yok etmeye kalkarsak bütün evreni yok etmemiz gerektiğini anlıyor. Hepsi birbiri ile, içten içe ilişkili ve birinin varlığı öbürünün varlığının nedeni. Karşılıklı nedensellik başlıyor. Hâlbuki Demokritos döneminden beri öyle düşünülmüyordu. Demokritos’un atom dediği parçayı, bir nesnenin en küçük parçası olan atomu böldük. Şimdi, bazı spekülatif yaklaşımlarda, “Adam ‘bölünemez olan en küçük parça’ demişti. Şimdi sizin göremediğiniz küçük parça, işte ona atom demişti” diye espriler var. Demokritos, Aristoteles’ten hareketle, o töz kavramıyla ilgili olarak şunu söylüyordu: “Bir nesnenin kendinde, onu o yapan özellikleri taşıyan en küçük parça.” İşte, biz onu bozduk. Ne yaptık? 1945’lerde atomu patlattık. Bir nesneyi o nesne yapan temel özellikleri taşıyan en küçük parçayı, artık o nesnenin özelliklerini göstermez bir duruma getirdik; yumağı çözdük. Demokritos, bir yere kadar bilincini iyi kullanmıştı nesnellik için, ama bir yerden sonra, Kant’ın noumenon alanına girdik. Bunu yapan da nesnel ilişkinlik kuramının bilinç yapısıdır. Böyle bir şey ancak o bilinç yapısıyla hareket edildiğinde olanaklıdır.

Doğu Başladı Bitirmedi; Batı Ağır Fakat Sağlam İlerledi

Shiva

MÖ 500’lü yıllarda, bu felsefenin (Demokritos) parlak olduğu dönemlerde, Uzakdoğu’da, görünen evrenin hayal olduğunu, hakikatinse bunun arkasında olduğunu söylüyorlar. Hint düşüncesinin Shiva diye bir simgesi var. Shiva tanrı olarak nitelendirilir. Gariptir, elleri ayakları ile dans eder –Shiva’nın Dansı– arkasında da bir çark vardır. Hint düşüncesine göre, bu evrenin varoluşunun temelinde Shiva vardır. Shiva hem yaratır hem yok eder; iki gücü vardır. Bu çok ilginç bir şey. Shiva dans eder, dansçıyı gördüğünüzde dansı göremezsiniz, dansı gördüğünüzdeyse dansçıyı. Bhagavat Gita’dan, en eski yazıtlardan bunlar ve bugünkü fizik bilimi ile karşılaştırıldığında, bugünkü fizik bilimine Antik Yunan düşüncesinden çok daha yakın olduğu görülüyor. Heisenberg’in belirsizlik ilkesini söylüyor! Elektronun yerini tespit ettiğinizde hızını bulamazsınız, hızını tespit ettiğinizdeyse yerini bulamazsınız. Allah Allah! Dans eden o olmasın? Dönüşümü yapan, yani yaratan o; aynı zamanda yıkımı yapan da o. Nesnelerin elektron vererek, elektron alarak farklılaştıkları, “ışıma” dediğimiz olguları… Şimdi, tabii en sonunda şu geliyor akla: Neyle buldular? Nasıl yaptılar? O tarafına girmeyeceğim. O işin patolojisi, bizi ilgilendirmiyor ama bize bilinç açısından, dünya görüşü açısından baktığımızda nasıl bir kavramsallık veriyor; onun üzerinde durmak için söylüyor, örnek veriyor, ilişkilendiriyorum. Disiplinlerarası olsun ki bilincimiz kalıplardan çıksın.

Shiva’nın başka bir biçimde, Tao kültüründe anlatılışı Yin-Yang’dır. İlginç bir simge, nesnel varoluş dünyasının temelinde bir karşıtlığı anlatıyor. Karşıtlık var, biri siyah biri beyaz. Hareket var, birbirini içeriyor. Karşıt rengin üzerindeki noktalar bir iç bağ; karşılıklı birbirine bağıntılı olmayı anlatıyor. Bu, iki ayrı şey değil, ikisi bir bütünlük halinde. Bir durum ki karşıt, içsel bağı var, birbirini içeriyor, birbirini devindiriyor ama bütünlük içinde. Basit değil yani. Söylemesi çok kolay da anlaması nasıl bir şey? Karşıtsa bir arada nasıl oluyor? Bir aradaysa karşıtlığı nerede? Karşıtlığı üstelik –bu simge ile gösterildiği gibi– karşıtlık içinde bütünlük, onu kapsıyor. Anlattığım sembolün, bugün modern anlamda “diyalektik” olarak kullandığımız düalitenin tanımını tıpatıp verdiğinin farkındasınız. Hegel’in ve Marx’ın kullandığı diyalektik… Antik Yunan’daki anlatımlar henüz, “Sabit nesneler vardır, en küçük parçalarına kadar hep aynı niteliktedir, en küçük parça da parçalanamaz ve bütün evren ondan yapılıdır” derken –Antik Yunan’ın o büyük, gerçekten parlak; felsefeyi, doruk noktada düşünceyi üretmiş insanların dünyasında evren böyleyken– Uzakdoğu’ya bir adım gidiyoruz, şaşılacak bir şeyle karşılaşıyoruz. “Hayır” diyorlar; bütün varoluşun temelinde hareketin olduğunu, o hareketi yaratan şeyin özde karşıtlık yani çelişki olduğunu ve bu çelişkinin hareketi doğurduğunu anlatıyorlar. Birbirinden kopmayışının nedeni, bu karşıtların birbirleriyle içsel bağlarıdır. Şimdi ona “gluonlar” diyoruz.

Basit bir atom modelini,  Rutherford modelini düşünelim. Bir güneş sistemi tasarlamış, değil mi? Daha sonra değiştirdiler bu tasarımı ama güzel de bir tasarım. Ortada bir nucleus, atom çekirdeği; onun çevresinde elektronlar var, değil mi? Gezegenlerin Güneş’in etrafındaki hareketi gibi yörüngeleri var. Biz bunları elektron sayılarına, atom ağırlıklarına, atom numaralarına göre adlandırıyoruz. Oysa hepsi “bir”den türemiş, hidrojenden türemiş. Atomda, elektronlar elektrik yükleri negatif olan, çekirdekte olan pozitronlar da pozitif elektrik yüklü parçacıklar. Karşıt yüklü. Bu karşıtlık ne yapar? Birbirini çeker. Peki, o zaman ne olacak? Elektron pozitron ile kapışacak. Yani manyetik bir şeyi tuttuğunuz zaman, mıknatısı çekecek ama kavuşmuyor. Niye kavuşmuyor? Elektronlar, âşıklar merkeze, nükleusa doğru gitmek istiyorlar ama gidemiyorlar. Hiçbiri kendi periyodundan öbürüne geçemiyor, kendi alanlarında kalıyorlar. Neden? Dönüyorlar da ondan. Dönünce ne olur? Dönünce santrifüj gücü çıkar ortaya, dışa doğru kaçmak ister. Döndükçe, ne kadar hızlı dönerse o kadar hızlı kaçıyor, çekirdek de çekiyor. Bir yerde duracak, bir yerde dengelenecek. İşte, “Dengelendiği yerde iş yapmaz” deniliyor; çünkü çekim ile itim dengede, sıfır. İş sıfır ama hareket var – iş yapmayan hareket. Örneğin, ay dünyanın etrafında döner ama hiçbir iş yapmaz, aynen bunun gibi. Yerçekimi olarak çekiyoruz, o da bizi çekiyor; karşılıklı çekim ama döndüğü için de kaçmak istiyor. İkisi dengeye geldiği için sıfırda, “yörünge” dediğimiz olaya devam ediyor.

Nesnel varoluşun temelinde hareket var. Bu hareket, birbirine bağıntılı bir hareket. Birlikte bir şey yapıyorlar ve aralarında bir bağ var: çekim. Aralarında, Shiva’nın kırmaya, yıkmaya çalıştığı bir kaçış, bir bozunum olgusu var. Bunlar hepsi bir arada, bir bütünlük içinde varoluşu yapıyorlar. Bu anlamda, Uzakdoğu felsefesinden hareketle, “Şu var olan her şey nedir?” diye sorduğumuzda, “hareket” diyoruz. Hemen bunu söyleyebiliyoruz. Bunu Batı dünyasında, Batı felsefesinde veya biliminde ne zaman söylemeye başladık? 19. yüzyıldan sonra, daha yeni yeni. Batı felsefesini küçümsemez bu; onun kendi gelişim süreçleri, farklı gelişim süreçleri var. Böyle olağanüstü bir başlangıç yapmış olan Uzakdoğu felsefesi hâlâ başta. Başlarken çok müthiş bir yerden başlamış ama süreç yok, duruyor. Batı ise çok daha primitif bir düzeyden başladı ama süreci var. Bütün gelişimi, açılımı her sorgulamayla birlikte, bugüne kadar öyle ciddi bir açılım yapıyor ki bilinci o olanda kullandığınızda, yürüttüğünüzde, bilinciniz “üretilmiş” bir bilinç haline geliyor. Buradaysa üretilmiş bir bilinç yakalayamıyorsunuz; bir durum tespiti var ve bilinç statik. Bir tanım ezberliyorsunuz ve o tanımda duruyorsunuz. Batı düşüncesi ise çok daha ağır adımlarla yürüdüğü halde, bütün alanları deneye deneye, bütün alanlarda kendini yoklaya yoklaya gelişen bir bilincin semeresini bize gösterir. Bu bağlamda, Batı düşüncesinin izleri, bilincin olgunlaştırılması, bilincin anlaşılması açısından daha uygun olabilir.

İlişkisiz Olan Tanımsızdır

Bahsettiğimiz bütün bu kavramsallıkta dikkate değer olan şey şudur: Hiçbir nesne kendi başına var değildir, ilişkisinde vardır. İlişkisinde varsa, ilişkide olduğu ile karşılıklı nedensellik ilişkisinde demektir. İlişkisinden bahsettiğimizde, karşılıklı nedensellikten bahsediyoruz. Bu nesne şu ilişkide tanımlanacak demektir; ilişkisiz tanımlanamaz. Bir nesneye “var” diyebilmem için onu tanımlamam gerektiğinde, onun nedenselliklerini, nedensel ilişkilerini ortaya koymak zorundayım. Bir nesnenin ilişkilerini ne kadar ortaya koyabilirsem, yumağı o kadar açmış olurum. O zaman da yumağı açmak; bir çözümleme yapmak, çözümlemek, birbirinden ayırmak, ilişkileri bulmak anlamını taşır.

Çözümlemenin varmak istediği yer, yani “analiz” denilen şey birbirinden ayırmaktır. Ayırdık, neyi buluyoruz? Ayırmak demek ilişkiyi bulmak demek! Ters bir iş. Bir şeyi bir şeyden ayırmaya kalktığımızda, en son iplik de işte koptu. Demek ki en temel, en özlü ilişki, o en son ayrılan, en temelde olandır. Felsefenin, kavramların ve bilimsel teorilerin üretildiği yer tam da burasıdır. Böyle olunca, nesnel ilişkinlik kuramının anlamı da daha ciddi bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Nesnel İlişkinlik Kuramı Çağımızın En Devrimci Kuramıdır

Nesnel ilişkinlik kuramı; ilişki, ilişkinlik. Çağımızın en yetkin, en devrimci kuramlarının başında gelen bu kurama bağlı olarak, psikoloji, sanat yeniden ele alındı; sosyal, siyasal yapılar yeniden gözden geçirildi. Nesnel ilişkinlik kuramı dediğimiz bu olgu, bu büyük patlama, Einstein’da fiziğe uygulandı, Hegel’de felsefeye uygulandı, Marx’ta sosyal bilimlere ve iktisada uygulandı, Freud’da psikolojiye uygulandı. Baktığımızda bilim daha sonraydı, felsefeyse daha önceydi gibi görünüyor, değil mi? Ben bunları hemzaman yapmayı ya da zaman aşımlı olarak koymayı –biri diğerinden etkilendi, biri düşündü diğeri yaptı tarzında– değil de çözümlemedeki ilişkiyi bulduğumuzda, olayın nasıl bir şey yaptığını göstermek açısından önemsiyorum. Felsefede yaptığımız zaman felsefe nasıl bir akışa giriyor, fizikte yaptığımız zaman fizik bilimleri nasıl bir anda başka türlü üretimlere neden olacak gruplara gidiyor, bunu göstermek istiyorum. Yoksa hangisi önce, hangisi daha kıymetli gibi bir tercih yok. Burada olgunun kendi önemli.

Bu Kavrayışla Kant’ın Fenomen Olgusuna Yeniden Bakış

Kant’taki fenomen olgusu, bilinç ve nesne arasındaki bilgi üretim alanının sınırlarının belirlenmesi –neyi bilip neyi bilemeyeceğimizin tasarımının da hareketsiz bir tasarım olmasına karşın– bilginin üretilmesi bakımından, özne-nesne ve onların ilişkileri üzerine düşünmek açısından önemli bir tasarımdır diyebiliriz. Kant’a göre, numenler görünüşe çıkar, sonra algı yoluyla duyarlıktan geçerek, zaman mekân kategorilerine uyarak, anlıksal kullanımlarda ya da “zihin kategorileri”yle birleştirdiğimizde bilgiye ulaşmamızı sağlar. Numenleri bilemeyiz, onlara inanırız. Böylelikle, bize metafiziğin –bilgimizin alanından çıkartarak– sınırlarını göstermiş oldu. Eğer biz, fenomenlerin içinde olanları bilebilirsek, onun dışında numenler nedir? Metafizik alanlardır. Metafiziği belirlemek, yani sınırını koymak, metafizik ve fizik bilimi. Kant aynı zamanda bir fizikçidir. Newton ile, aynı dönemin felsefe ve fizik açısından örtüşen, kavramsal, teorik yapısını onlar kurdular. Numenleri bilemeyiz denildiğinde, numenden kasıt, nesnelerin nesnel özleridir. Biz bu nesnel özleri bilemeyiz. Ancak onların görünüşe çıkanlarını biliriz. Burada, ilişkide var olmak ve bir nesnenin varoluşunun diğer ilişkileri altında, karşılıklı bağıntılılıkları içinde kavranacağı olgusu yok. İlişki kategorisi var ama nesnelerinin varoluşlarının ilişkinlik, karşılıklı bağıntılılık içinde gerçekleştiği kavrayışı yok. Bu mantık anlayışında, “özdeşlik mantığı” dediğimiz bir mantık uyguluyor. O mantık da Aristoteles’ten beri var; bir nesnenin o nesne olabilmesi, onun kendine özdeş olmasıyla olanaklıdır olgusu var.

Yani Demokritos’un atomu: Bir nesnenin en küçük parçası, o nesnenin bütün özelliklerini taşır. O halde bu nesne başka bir şey olamaz; başka bir şey olduğunda artık o, bu nesne değildir. Yani bir nesne bir başka nesne ile karşılaştırılabilir, kıyas edilebilir –tasım dediğimiz– bu karşılaştırmada “A” nesnesi, “B” nesnesi dersiniz. “A” hiçbir zaman “B” olamaz, “B” de hiçbir zaman “A” olamaz. Neye göre? Birbirlerine göre. Burada görelilik var, karşılaştırma var; şimdiden mantıksal bağlamda bir iç bağ aranıyor, ama sonuçta varılan yargı, her nesnenin kendine özdeş olduğu ve başka bir şey olmayacağı. Mantık, nesnel dünya için böyle olunca bilinç için hakeza böyle oluyor. Bir insan “ben” dediği zaman, değişmez bir tözü kavrıyor. “Ben, ben olanım.” Musa’nın sözü. Musa’nın Tanrısının sözü: “Ben, ben olanım.” Özdeşlik ilkesi. Ben başka bir şey olamam; başka bir şey oldum mu o başka bir şeydir, “ben” değildir. Çok da anlaşılır, kabul edilir ve insanların günlük yaşantıda, sağduyu içinde mantıksal olarak kabul ettiği bir tutumdur bu. Aristoteles’in Lykeion’unun kapısında biliyorsunuz iki tane kurt var, bir tanesi beyaz kurt, bir tanesi siyah kurt. Bu, karşıtlığı gösteriyor, karşıtlık söz konusu ama beyaz beyazdır siyah olamaz, siyah siyahtır beyaz olamaz; üçüncü hal yoktur. “Üçüncü halin olmazlığı ilkesi” deniliyor buna.

Hegel, Çıkmazı Nasıl Aştı?

Georg Wilhelm Friedrich Hegel

Hegel’in kendi eserlerinde Uzakdoğu’yu çok iyi incelediğini gördüğüm için, Uzakdoğu felsefesinde biraz evvel değindiğim Tai Chi’deki yin-yang’ın birlikteki hareket ve bütünlüğün nesnel varoluşun temelinde var olması görüşünü –kendinden çok önce var olmuş olan bu görüşü– Heraklitos’taki kavramsallık yapısından çıkartarak o bağı, o ilişkiyi kurduğunu söylüyorum. Kendi referans olarak Uzakdoğu’daki bu görüşleri kaynak aldığını söylemiyor, ama eserlerinde bunlarla ilgili bilgi veriyor bize. Dolayısıyla, bu bağı, bu ilişkiyi biliyor. Hegel, “Hiçbir şey kendine özdeş değildir ve hiçbir şey kendiyle kendi değildir,” diyor. Mantıksızlık gibi bir şey çıkıyor ortaya: “Her şey özünde çelişiktir, kendiyle çelişiktir, başka bir şeyle çelişik değildir.” Burası, düşüncemizi hareket ettirecek noktalardan biri. Herhangi bir nesne, kendi kendiyle çelişiktir. Özde çelişik oluşu, onu hareket ettiren, devindiren nedendir ve başkalaşmayı, değişmeyi, ilişki kurmayı sağlayan budur.

Burada bulduğumuz şey şu: Çelişki nesnel gerçekliğin temelinde ise, çelişki ilişki doğuran nedendir. “Bir nesnenin dış ilişkiye girebilmesi, nesnel özdeki kendi içyapısındaki çelişkidendir,” diyor bize Hegel. O zaman, bu ilişkinlik kuramına girmeden önce, böyle bir felsefe tasarımını da söylemek zorundayız. O halde, ilişki temeldir, bütün nesneler ilişkilerinde vardırlar demek, onlar kendi nesnel özlerinde çelişiktirler demektir aynı zamanda. Şimdi bakın, kavramlar birbirleriyle nasıl ilişkilendiriliyor. Yani hiçbir kavram bağımsız olarak bir anlam taşımıyor. “İlişki” dediğinizde, o ilişki realitede çelişki olmaksızın var olamayacak bir şey. Çelişki varsa o zaman ilişki var. Tersten düşünelim, karşılıklı nedensellik açısından baktığımızda da ilişki olmazsa çelişki olmaz. O da doğru. Bu noktadan hareketle, kavram için düşündüğümüzde, en temel kategori nedir? Bilinç için, bir bilinç olgusu olabilmesi için en temel kategori nedir?

Kategori nedir, her şeyden önce onu anlatayım. Kategori –Türkçesi “ulam”– sonsal sınıflama demek. Sonsal sınıflama, sadece sınıflama demek değil. Bazen bakıyorum, literatürde “sınıflama” diyor. Hayır, sınıflama değil “sonsal sınıflama” – bir felsefi tanım kazanabilmesi için, birbirine dönüştürülemeyen sonsal sınıflama. Kategori bu demek: Birbirine dönüştürülemeyen sonsal sınıflama. Bir nesnenin niceliğinden bahsediyorsak –yani ağırlığı, özgül ağırlığı, ölçüsü, eni, boyu– niceliğinden bahsediyorsak, onun renginden, şeffaf olup olmadığından bahsediyor olamayız, değil mi? İki tane kategori, nitelik kategorisini anlatırken niceliğini anlatamayız, niceliğini anlatırken de niteliğini. Burada birbirine dönüşemeyen demek, nicelik yerine niteliği kullanamamak anlamında. Başka bir şekilde anlatırsak; “zaman” kategorisi var. “Ne zamanda?” diyorsunuz, bir soru soruyorsunuz o nesnenin bilgiye dönüştürülmesi için. O olay ne zaman oldu? Şu zamanda oldu. Nerede oldu? Falan yerde oldu. Şimdi, “ne zamanda” sorusunun karşılığında “falan yerde” diye yanıt verirseniz olur mu? Olmaz. Onun için “sonsal ve birbirine dönüştürülemez kategori” diyorlar. Kategori bize, birbirinin yerini tutamayan, ancak kendi içinde tutarlı ve tanımlı olan bir önermeyi anlatıyor. Tam da Aristoteles’ten beri ve Kant’ın da uyguladığı, ama bu da dert işte! Bakın, yine özdeşlik ilkesi! Gizil olarak orada özdeşlik var.

Tersten şöyle de diyebiliriz: “Bir nesnenin ağırlığı, o nesnenin niteliği ile ilgili değildir.” Ağırlık ağırlığı anlatır. Ağırlık ağırlıktan başka bir şey göstermez. Ağırlık ağırlıktan başka bir şeyle ilişkili değildir. Bakın, özdeşlik ilkesi. Nitelik niteliktir, nicelik niceliktir, zaman zamandır. Eğer sonsal sınıflama kategorilerini bilgi için kullanırsak, “zaman mekân olamaz, mekân zaman olamaz, nicelik nitelik olamaz” gibi deyimleri söylemiş oluyoruz. Nitekim okullarımızda okutulan mantık derslerinde de Aristoteles’in bu mantık biçimi vardır. Halen bu mantık okutuluyor. Ne var bunda canım? Çok da anlaşılır. Evet, çok da anlaşılır ama bu özdeşlik ilkesinden hareketle evrenin varoluşunun anlaşılması yanılsamasıdır. Bir yanılsamadan bahsediyoruz.

O zaman, Hegel’in başlattığı diyalektik yöntemden –daha sonra değişik halini fizikte de göreceğiz– çelişkiyi temel alarak hiçbir şeyin kendine özdeş olmadığı, her şeyin kendiyle çelişik olduğu önermesinden hareketle baktığımızda, şöyle bir yasa çıkar karşımıza: Nicel birikim nitel dönüşüme neden olur. Bakın, bir yasa çıktı. Birinci anlatımda, nicelik ile nitelik birbirine dönüştürülemeyen, bağımsız karakterler gibiyken, şimdi aksine, birbirini oluşturan ve birbirini dönüştüren, birbirinden bağımsız olmayan birer nitelik, birer güç olarak karşımıza çıktı. Basit bir örnek olarak suyun kaynamasını verebiliriz. Suyu kaynatıyorsunuz. Burada suyun içine verdiğiniz ısı artımı nicelik artımıdır. Isı, ölçülebilir niceliktir. Artırıyorsunuz, dereceniz de gösteriyor; artıyor, artıyor, belirli bir basınç altında –diyelim ki deniz seviyesi olsun, yüzeyi de müsait olsun– bu ısı ortalama 100 dereceye çıktığında, su buharlaşır. Ne oldu? Niteliği değişti. Nicelik birikimi nitelik dönüşmesine neden oldu. Bir başka, biraz daha fantastik bir örnek var: kurşun kalem örneği. Kurşun kalem kendi ile çelişir. Nasıl? İşlevi çizmek. Çizerken kendini tüketiyor, kendini yok ediyor; çelişik. Yazı ya da resim haline geliyor, dönüşüyor. Kendi ile çelişiyor, kendi çelişkisi dönüşüme ve üretime yöneliyor.

Çelişkiden İlişkiye: Relatio, Religare, Relativity

İlişki ve ilişkinlik, karşılıklı bağıntılılık ve evrenin ilişkiler bütünü oluşunun nesnel gerçeklikte sınanması fiziktir. İlişki kavramının Latincesi relatio. Sözlüğe gittiğiniz zaman relatio ile karşılaştığınızda şunları görüyorsunuz: ilgi, bağıntı, ilişki. Bu üç anlamı da taşıyor. Biliyorsunuz, “re” tekrar demek – reprodüksiyon, repete diyoruz; yeniden, bir daha, tekrar anlamında. O zaman, relatio sözcüğünde tekrarlanan bir şeye işaret var. Bu bağlamdan hareket ederken, giderek religare sözcüğüne ulaşıyorum, çünkü bağ kuruyorum. İlişki, relasyon sözcüğünü araştırırken, Latincede karşıma ligare, karşısında da religare çıktı. Ligare bağ, religare yeniden bağlanmak demek. “İyi, ne var bunda şimdi?” diyorsunuz. Çok şey var. Arkasında religio var. Tabii, şimdi tanımadınız bunu. Tanıyacak şekilde söyleyeyim: religion. Evet, din. Religion, yani din religio, religare’den çıkıyor: yeniden bağlanmak. Peki, neden yeniden bağlanayım? Baştan bir bağım yok muydu? Bu kavramlar teolojide var tabii. Aslında kavramlar değişik disiplinlerde kullanılsalar da, birbirine model olarak, matris olarak aynıdır. Disiplinlerarası yapmak için, diğer bir deyişle, bağı fizikte, mistik dünyada, din dünyasında, felsefede, sanat dünyasında göstermek istiyorum ki “bağ” denilen “ilişki” denilen şey kafamızda iyice otursun.

“Rölativite”, relatio’dan türetilmiş. Ben daha çok “ilişkinlik” olarak kullanıyorum, ama bazı durumlarda ilişkinlik kavramı yeterli olmuyor. O zaman “bağıntılılık” kullanıyorum. Türkçemizde bunu nasıl karşılayacağımızı, literatür olarak daha kararlaştırmış değiliz. Bizde kavram birliği yok; akademik çalışanlar, serbest çalışanlar bu bağlamda kullanamadıkları için, literatürden yararlanmak isteyen insanlar birbirlerini anlamakta güçlük çekiyorlar. Herhangi bir fizik ansiklopedisini ya da sözlüğünü ya da o alanda bir eser varsa o eseri açıyorsunuz, bazen “görelilik”, bazen “görecelik”, bazen “görececilik”, bazen “ilişkinlik”, bazen “bağıntılılık”, bu sözcüklerin hepsini buluyorsunuz! Peki, hangisidir? Hepsinin öncelikle türetilme biçimi farklı. Şimdi, bu türetilme biçimi üzerinde biraz duracağım; böylece, iç bağı size biraz daha anlatmış olmayı hedefliyorum.

Kavramlar felsefede türetilerek elde edilirler, birbirlerinden türetilirlerse aksi de yapılabilir; konulmuş kavramlar bunlar, buna position denir. Pozitivizm de oradan gelir. Eğer felsefede kavramları koyarsanız, o zaman onlar birbirlerinden türetilmemiş, birbirlerinin yanına getirilmiş, dışsal, mekanik bir ilişkilendirme biçimidir. Ben bu nesneyi (plastik bardak) bu nesnenin (pet şişe) yanına koydum. Etki-tepki ilişkisi, zemin ilişkisi, hacmi, konum ilişkisi derken, position bunun buna göre pozisyonunu saptıyorum demek. Bu, konulmuş kavramdır, konulmuş bir nesne tasarımı. Eğer biri ötekinden çıkmış olmayı bize gösteriyor ise, o zaman konulmuş değil türetilmiştir. Nesnel ilişkinlik kuramının en öz kavramı ilişki olduğu için ve felsefenin de temel kavramı ilişki olduğu için, bu farkı üstüne basa basa anlatıyorum. Örneğin, bunu (pet şişe) nasıl algılıyorsun? Türetilmiş olarak algılıyorum. Neden? Bu da petrol ürünü, bu da petrol ürünü (plastik bardak ve şişe). Sürecine bakıyorum. Sonuçta, vitrindeki durumuna bakmıyorum. Sonuçta baktığım zaman, bana her şey position görünüyor, konulmuş olarak görünüyor. Fakat sürecine dönüp baktığım zaman, onların gelişmesi ve birbirleriyle ilişkili olduğu geçmişlerinin olduğunu görüyorum. O halde, şu anda da bunların, birbirleriyle ortak ilişkili oldukları bir zeminin olduğunu anlıyorum. Buna nasıl dönebilirim? Süreçlerinde, onlara deney olarak müdahale ettiğimde, o fenomenlerin arkasındaki ilişkileri fark ettiğimde, ben bunun gerçekliğini daha kendinde olduğu gibi bilmeye yönelebilirim. Salt görünüşlerdeki bilgiden, fenomen bilgisinden, onların süreçlerindeki oluşum bilgisine gittiğimizde –Hegel bunu gördü– nesnelerin kendi varoluşlarının gerçekliğini bilebiliriz. Bilgi nasıl bir şey? Bir nesneyi o nesne olarak fenomende gösteren belli sınırlar var: momentler. Moment, Türkçe kıpı demek. Bir dönem “istasyon” da denmişti, “uğrak” da. Uğrak fena değil. Bir an çünkü, moment bir an, ama nasıl bir an? Niye “an” diyoruz? Çünkü sürekli anlar var. Bir tren istasyonu düşünün; tren hareket eden bir şey, gidiyor, orada biraz duruyor ve yine gidiyor. Bizim tespit ettiğimiz enstantane de trenin orada durduğu gibi, o var olanın varoluşunu bize gösteren, an, moment.

Bilmek Bir Şeyin Dönüşümünü Bilmektir

Hegel’e göre, bu olarak tespit ettiğimiz, bu nesne olarak algıladığımız, kıpıların arasındaki bir andır; kıpırdanan bir şey, iki kıpı arasındaki görünümünden başka bir şey değildir. O zaman “bu”nu (bardak, şişe) bilmek demek, bunun bir önceki nitel halinden bu niteliğe dönüşmesini bilmek demektir. Bir şeyi bilmek, onun dönüşümünü bilmek demektir. Bakın, ne garip şey! Hâlbuki Kant’ta bir şeyi bilmek, onun görünüşlerini bilmekti. Hegel’deyse onun ilişkilerini bilmek. Onlar da yetmiyor. Devinim halinde olduğunu bildiğimiz için bir kategori daha geldi; bir şeyi bilmek, onun dönüşümlerini, geçişlerini, bir halden bir hale geçişlerini bilmek demek. Disiplinlerarasına göre, bir bilinç bir konuyu, salt o konunun kavramlarını işlerken özdeşleşir ve onu anlayamaz. Balıklar derya içinde, deryadan bihaberdir. Tavaya çıkması lazım ki balık anlasın dünyanın kaç bucak olduğunu. “Tavaya çıkma” çabasıyla bilinç, kendi kavramsal hapishanesinden, illüzyon içinden başka bir kavramsal dünyaya geçerken, tam o arada özgürlük anını yakalar. O zaman “Tamam! Evreka!”

“Rölativite” yani “görelilik” dediğimizde, “bir şey bir şeye göredir” dediğimizde, daha çok mantıksal bir oranı, mantıksal bir karşılaştırmayı, mantıksal bir bağı söylemiş oluruz. Hâlbuki ilişkinlik kuramı, nesnelerin doğrudan doğruya kendi iç ilişkilerini ve birbirlerine varoluş açısından bağlı oldukları, bağıntılı oldukları bir düzeyi söylediği için, mantıksal bir oran, mantıksal bir karşılaştırma, bir tasım değildir. O yüzden, görelilik olarak karşılanmasını ben doğru bulmuyorum açıkçası. Literatüre de öyle geçmiş. Buna karşın, “ilişkinlik” kavramındaki “ilişki” sözcüğünü, nesnel bir gerçekliği yansıtmak için yeterli ve geçerli bir kullanım olarak düşündüğüm halde, rölativitenin yalnızca ilişkinlik olarak karşılanmasının yeterli olmadığını –onun karşılıklı bir bağlantıyı da gösteriyor olması açısından– zaman zaman ilişkinlik, zaman zaman bağıntılılık, yani iki tane kavramla karşılanmasının uygun olabileceğini düşünüyorum.

Kullandığımız Mantık Yönteminin Güncellenmesi Aydınlanma İçin Zorunludur

Buraya kadar iki mantık anlayışından söz ettim:
– İlki, nesnelerin kendilerine özdeş ve değişmez oldukları ve onları ancak görünüşlerinde bilebileceğimiz anlayışı.
– İkincisi, nesnelerin kendi özlerinde çelişki taşıdıkları, çelişik oldukları ve bu ilişkiden dolayı ilişkiye girmek zorunda oldukları.

Çelişkiden doğan bu ilişki, bütün evrensel varoluşların bir yapısal zorunluluğunu gösteriyor olmasına bir işarettir: Çelişki hareket doğurur, bu da her nesnenin sürekli değişmekte, başkalaşmakta olduğunu gösterir. Süreç ise hareket ve dönüşüm demek. Hareketi kendi hareket yasalarında ele aldığımızda, hareketin doğurduğu değişim ve dönüşümler söz konusuysa, onları hızlandırmak, onları yavaşlatmak da var demektir. Eğer bu nitel dönüşüm safhaları varsa, onları bir an önce olması veya olmaması yönünde etkilemek var demektir. Onun çelişkisini, gerilimini arttırmak söz konusu edildiğinde, adı da “dinamik” olur. Dinamik kavramı anlatılıyor. Birbirinden çıkıyor bu kavramlar, birbirinden türüyor. “Dinamik” dediğimizde, orada bir çelişki var ve o çelişkideki gerilimi arttırıyorsunuz. Hızı artıyor, hareket artıyor ise, o zaman bir dinamik kavramından söz etmek olanağımız var. Dolayısıyla, kavramlar birbirinden türetildiği, her türetimimizde türediği ile bağ kurduğu, ikisi de karşılıklı bağ kurdukları için “re” ile ifade edilir: religareligare. Bir mekik gibi dokuya dokuya, atkı ve çözgülerle bir eser ortaya çıkıyor, eş deyişle nesnel gerçeklik. İlişki ve mekik. “Mekik” bağı kuran, ilişkiyi oluşturan, yani hareketin kendi. Bu kavramsallığı çokça anlatmamız gerek, ilişkiyi iyice pekiştirmemiz açısından ne demek istediğimiz, belki biraz anlaşılmış oldu diye düşünüyorum.

Hareketin hızlandırılması demiştik, aslında bu “hızlandırma” değil, “çabuklaştırma”, “çabukluk” kavramıdır doğrusu. Kuram, nesnenin hızlandırılmasıyla kütlenin değiştiğini, boyutlarının değiştiğini, nitelik değiştirdiğini, nesnenin başkalaştığını söylüyor. Hatta ışımada sonsuzluğa, kütle sonsuzluğuna gider ama hareketin dıştan etkilenimi ile bu olanaksızlaşır diye anlatılıyor. Bütün bu anlatımlar, içsel ilişkinin dışsal etki-tepki bağlamında nasıl farklı nesnel bir gerçeklik olduğunu göstermesi ve bizde de bilinç olarak nasıl farklı bir bilinç oluşturabileceğini göstermesi açısından önem taşıyor. Newton, nesnelerin birbirleriyle etki ve tepki bağlamında ilişkide olduklarını söylüyordu. Bu gerçek; böyle bir ilişki var, ama Newton bundan bütün mekaniğini üretmeye ve evreni böyle açıklamaya doğru gidiyordu.

Hegel’de Doğanın Fiziksel, Kimyasal ve Organik Düzeyde Kavranılması

Hegel, bu etki-tepki ilişkisi bağlamının fizik dünya için böyle olduğuna, doğanın kimyasal boyutunda bu etki-tepki ile birbirini dönüştürmeyen, değiştirmeyen nesnelerin birbirlerini değiştirip dönüştürmeye başladıklarına işaret eder. Kendinin “diyalektik” dediği şeyin, doğada kimyasal doğaya tekabül ettiğini vurgular: Birbirini etkileyip değiştirme gerçekliği diyalektiktir. Hegel’in düşünce dizgesi diyalektikte durmaz. Diyalektik mekiktir, harekettir, karşılıklı etkileşimdir. Ne için? Bir sentez, bir kurgu için. Hegel, bunun doğadaki karşılığının örgün doğa, organizma olduğunu ifade eder. Üç aşamalı doğa evresinin son aşaması olarak organizma, kendinden önceki iki aşamayı da içerir. “Etki-tepki” fizik doğaya; “diyalektik” kimya doğasına; “organizma” spekülatif kavrama ya da doğadaki örgünlüğe denk düşer. Tersini düşünürsek, organik bir doğa (insan), organikliğini yani örgünlüğünü, iç ilişkilerini kopardığımızda neye dönüşür?  Diyelim ki gözü yerinden çıkarttık; ilişkisinden, dizgesinden ayırdık; koyduk masanın üzerine. Bu nedir? Biyokimyasal bir yığındır ama göz değildir, çünkü o, dizge içindeki işlevi ile göz olmak durumundadır. “O zaman,” diyor Hegel, “örgenlik, organizma, işlevinde tanımlanır; öbürleri ise ilişkisinde ve nedenselliğinde.”

Size çok önemli ayrımlardan söz ediyorum. Bir nesne fizik doğadaysa, karşılıklı etki-tepki bağlamında tanımlanır; kimya doğasındaysa, karşılıklı hareket ve karşılıklı değişim bağlamında tanımlanır. Peki ya organizma? Organizma işlevi bağlamında tanımlanır. Hegel, insanın beyin ürünü, işlevi olarak ancak düşünceyle insan olabileceği yargısına buradan varıyor. Böyle bir yolda yürüyor. O zaman dönüyor, bunu içselleştiriyor: bütün nesnel varoluşun içinde düşünce olgusu, sonsal olarak işlevinde bilinç olarak bulduğunuz şey “finalis”. Causa’sı nerede? Causa finalis olma açısından, “sonda gördüğümüz işlevsellik, nesnel gerçekliğinin en başında da olmalıdır” çıkarımına varıyor. Bu, felsefede çok hoş bir alandır. En başa döndüğünüzde, ilişki olarak onu gösteriyor: “ilişki, çelişki, hareket – süreç.” İşte, bütün var olan budur. “Bilinç” dediğimiz şey de bir ilişki ve çelişkinin bütünlüğü, onun hareketleri ve kendini aşmasından başka bir şey değildir. O zaman, doğada ne oluyorsa bilince o yansır. Kavram böyle bir şey.


* Metin Bobaroğlu’nun 1999 yılı Ocak-Haziran ayları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde “Einstein’ın Nesnel İlişkinlik Kuramı” üzerine yaptığı konuşma dizisinin kayıtlarından derlenmiştir.