“Söz” Hakikaten Ete ve Kana Dönüşür mü?

Benim geleneksel bir söze bağlılığım var. “Dil” dediğim zaman, o hemen hatırıma geliyor ve söylemeden edemiyorum. Bu, belki de dil üzerine yapacağımız bütün konuşmaları özetleyen ve tefekkür etmemize neden olacak yollar gösteren bir söz:

“Dildir, dilârâyı eyler dilber,
Dildir, dilârâyı eyler vîrân.
Gül güldür, gül dalında iken,
Yoksa dikenlik.
Bülbül bülbüldür, dil onda iken,
Yoksa serçe.
“Seni seviyorum” diyeni gözle,
Arzusu yerini bulunca seni terke hazırlanır.
Öyle bir sevgili bul ki seni daim yâd etsin.
Hüve’l Bâkî.”

“Dil” hakikaten hoş bir sözcük; language’e benzemiyor. Neden? Dil, bildiğimiz tat aracı olan organ olarak dili ifade ettiği gibi lisanı da ifade eder, ama aynı zamanda gönlü de ifade eder. Bu nedenle bizim edebiyatımızda, “dil” dediğiniz zaman bu üç öge bir arada zikredilir ve birbirini bütünler; ayrımlı bir birlik vardır. Hem doğası (kullanımı) hem yansıtılması (tecellisi) hem de ondan doğan bir duygu âlemi; üçü birbirine bağlanmış. Yani doğayla, onun soyutlamaları olan dilin kullanımlarıyla gönlün inşa ya da viran edileceği üzerine bir söylem. Serçe değersiz değil ama dilsiz anlamında burada. Fakat bülbül, gül olmadan ötmez. Bunlar sembolik tabii. Şimdi, bilim adamları çıkıp da “öter” diyebilirler; tabii öyle de bizim edebiyatta ötmüyor. Bu ilginç söylemin altında mistik göndermeler var, edebi göndermeler var, tarihi bir tecrübe var, bilimsellik var. Söz, sözcük, bir görüşe göre –Batılı correct diller anlamında– dilin en küçük anlamlı parçasıdır. Fakat bazı diller var –Kafkas dilleri gibi veya İbrani, Arabi, Arami dilleri gibi– onlarda dilin anlamlı en küçük ögesi “harf”tir. Yapıları daha derin bir noktadan başlıyor. Söz, onlara göre bir formüldür ama Batı’da söz anlamlı en ilkel parçadır. O nedenle correct diller ile intentional diller arasındaki fark önem arz eder.

Burada “söz” diyelim; söz dilde iken, dilde tekrarlanırken, manipüle edilirken, dil aracılığıyla telaffuz edilirken bilimsel olarak ağız, gırtlak, damak hepsi bunda rol alır ve ses biçimlendirilir – bunlara girmeyeceğim. Sesin zemini nefestir; nefes sese dönüştürülür ve o sese elbiseler giydirilir. Bu elbiseler sesin elbiseleri olsa da biz bu elbiselerle hale bürünürüz aynı zamanda. Hal ile sesler eşleşirler ve sonra sesimizle halimizi açığa çıkartır ve halimizi de paylaşabiliriz. Sesimizi paylaşırken, sözümüzü paylaşırken halimizi de paylaşabiliriz. Söz dilde iken, onu kullanma yoluyla zihnimize öğretiriz; şimdilerde daha iyi biliniyor, beynimize de öğretiriz. Tarihsel süreçteki anlatımlarda buna da rastlıyoruz, hatta İncil-i Şerif’te de rastlıyoruz. İsa nebi diyor ki: “Söz, et ve kan olmadıkça –kudret-i ilahi yani– melekûta giremezsiniz.“Söz”ün et ve kan olması beyin ile alâkalı bir şeydir, metafizik bir şey değildir; doğrudan doğruya doğal bir süreci anlatıyor. Günümüzde artık bunlar daha iyi biliniyor, çünkü beyinde protein çökmesi olduğu biliniyor ve ayrıca moleküler düzeyde de, düşüncemizin moleküler bir beyin dili oluşturduğundan söz ediliyor.

Kısa ve Uzun Bellek Nasıl Oluşur?

Sözü kullanırken, zihin yoluyla beynimizde onun moleküler dizilişi oluşurken, geçici bellek ya da ona koku gibi duyuları uyararak eşlik eden bazı doğal duygu unsurları birlikte kullanılırsa, derin bellek veya uzun süreli belleğe kadar sözü saklama olanağımız var. Geçici bellek, bazen istenilmeyen bir şey gibidir. Günlük yaşamda, “Bir türlü aklımda tutamıyorum, unuttum yine” gibi birtakım düşüncelerimiz olur, değil mi? Hele okuldaysak, öğrenme ile ilgiliysek, bir konuyla sınanacak, onu alıp kullanacaksak, “Bir türlü belleğimde tutamıyorum, maalesef belleğim zayıf” gibi düşüncelerimiz olur. Hâlbuki bu kısa süreli bellektir ve iyi ki öyledir. Eskiler, “İnsan, nisyan ile malûldür” demiştir. Yani insan, unutmakla özürlüdür ama bu özür insanın saadetidir. Üzüntülerimizi, çeşitli hakaretleri, bizde travma oluşturacak sözleri hiç unutmadığımızı bir düşünün. Ne kadar kötü olurdu! Hayat çekilmez olurdu. Ya da olumlu olanların tamamını aklımızda tuttuğumuzu düşünün. Ne kadar yorucu, ne kadar zahmetli bir şey. Bir düzeyde, unutmanın bir erdem olacağı bile zikredilebilir. Dolayısıyla, kısa süreli bellek açısından, malûllük değil de bir olumlu kazanımdır insanın unutabilmesi. Fakat eğer derinleşmek isteyip uzun süreli belleğe veya kalıcı belleğe –bekâ dedikleri eskilerin– ulaşabilmek istenirse, o zaman dili depreştirip, sesi biçimlendiren lisana aktarıp ona duygu yüklemi eşlik ederse, zihin yoluyla beyinde kayıt edilebilir. Edilir –ben “edilebilir” diyorum– ve bu korunur.

Duygu orta bellek oluşturan bir eşlik aracıdır, ama eğer coşkuyla içselleşirse derin bellek olarak kaydedilir – tabii coşkuyla duyguyu ayırt etmek kaydıyla. Dolayısıyla, bazı sözlerin hamurumuza katılması, onunla yoğrulmamız anlamında, o sözcüklere coşkuyla karşılık verebilirsek, bu, hamurumuzda yoğrulabilir ama duygu ile değil. Duygu ile coşkuyu şöyle ayırt edebiliriz: Duygu, dışarıdan gelen uyarılara karşı verdiğimiz tepkilerden oluşur. Coşku ise kaynağını bizde bulur; kendimizde, tinsel köklerimizde bulur. Dışarıdan hareketle, dışarıdan gelen bir şeye karşılık, bir replik olarak ortaya çıkmazlar. Duygu gibi değildir coşkular, “basic”tirler; temel, kendi içgüdümüzde temellenirler. Her ne kadar “İnsan içtepi varlığıdır” diyorsak da onun bir güdü tarafı da vardır. “Hayy” esması var, içgüdü tarafı var, orada temellenir; o zaman uzun süreli belleğe ve hatta kalıcı belleğe dönüşebilir. Kültürümüzde bu, belirli bir geleneğin içinde kullanılmaktadır; buna “tasavvuf geleneği” gidiyoruz. Tasavvuf geleneğinde, dildeki sözün zihne, zihinden beyne, beyinden kalbe, kalpten sırra geçmesi diye devam eder –daha uzun zinciri de vardır ama kalpten ötesine pek akıl ermediği için orayı söylemeyeyim– kalbe indirilir. Bunun anlamı şu: Dilde söylüyorsunuz, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük olabilir, bir ritim olarak düşünün bunu. Bu gelenek sadece bizde değil, Uzak Doğu geleneğinde de “mantra” olarak var. Bütün kültürlerde mevcut. Bu ritmi bir süre dilde depreştirerek, sonra manipüle ede ede, artık dilde depreştirmeden zihninizde duyabiliyorsanız… Müziğin, olduğu gibi, zihinde kendini gerçekleştirmesine; örneğin piyanistlerin piyanodaki sesleri zihinde çalmasına kadar gidebilen bir süreçtir bu. Zayıfladığı zaman, onun dilde tekrar güçlendirilip iyice yerleşmesinin sağlanması, moleküler bir değişime oturması süreci…

Hele koku belleği ile sağlananı… O yüzden mistik ortamlarda buhurlar yakılırdı. Kahve kokusunun eşlik ettiği sohbetin, uzun süreli belleğe kaydolduğunu kastetmek için “Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denilmiştir. Şimdi tıbbi olarak da 25-30 yıl gibi bir rakamdan söz ediyorlar; eskiler nedense “kırk”ı çok sevmişler, “kırk yıllık hatır” demişler. Eğer zihin ve beyin arasındaki bu ilişkide beyinsel bir kayıt kazanılırsa –“et ve kan” olursa– o zaman rüyalara da yansıyabiliyor, rüyalarda biçimlenebiliyor bu ses, bu anlamlı ya da anlamsız söz. Sonra söz duyulduğunda “Eğer bu kalbe indirilirse” diye söylenen şey, kalp sahasıdır, duygu sahasıdır. O yüzden “kalb” denilmiştir; “tekallüb” etmek, dönüşmek, halden hale geçmek, duygudan duyguya seyahat etmek anlamındadır. Dolayısıyla, bir yürek, bir pompa kastedilmiyor burada; sadece duygusal yapının bir organda temsil edilmesi anlamında “kalb” denilir; “tekallüb” eder. Aslında hepsi beynin içinde olmaktadır, ama tezahürleri dışarıda olur. Dolayısıyla, duygular semptomatiktir, aslî değildir; coşkularsa aslîdir. Bu bakımdan, hakikatte ne olduğunu duygu aynasından, “kalb” aynasından, o monitör üzerinden izleriz. Çünkü hakikatlerin gölgeleri yoktur, temsilleri vardır. Bu bakımdan, duygu değil ama duygu çalkantılarından arındıktan sonra coşkular eşliğinde çıkan söz, yani oraya indirilmiş olup sonra geri alınan söz, “kudret” yüklüdür. Bu söz, bu kudretli söz, teshir eder. Biz Türkçede bu “teshir” sözcüğünü telaffuz edemediğimiz için “tesir” diyoruz. “Teshir” sihirden geliyor; öyle bir etki ki ruhsal etki. Söz gittiğinde, diğer insanda semantik olarak zihne bir bilgi verirken enerjisini de birlikte götürdüğü için –kudretli olma anlamında– o söz diğer kişide de coşku kaynaklarını harekete geçirir ve cezbeye neden olur. Cezbe, coşku yani. Bu coşku, sözü bu aktarımda içselleştirmeye, diğerinde de “et ve kan” yapmaya yarar.

Fiziksel Etkinin Kimyasal Semptomlara Doğru Yolculuğu

Diyapazona benzetilebilir. Bu bir titreşim olgusu, fiziki bir olgu var demek istiyorum. Fiziksel bir titreşim, fiziksel etki ile organik, kimyasal semptomlar ortaya çıkar. “Semptom” diyoruz, bu anlamda fizik daha temeldir; kimyasal olan, bu fiziki etkilerin sebep olduğu ikincil refleksiyon alanlarıdır. Bunlar da organik düzeyde psişeye yansır, psişik alan üçüncü refleksiyon alanıdır. Bunun anlamı, dilin asıl zemininin fiziksel ışımalar olduğudur – metafizik bir anlamda değil, fizik anlamında. Dili, biz temsili olarak sözcükler, soyutlanmış harfler ve onların sözcükleri üzerinden kullanırken, bunun arkasındaki derinlikler açısından baktığımızda, eğer onun duyguya, duygunun fizikoşimik reaksiyonlara, bunların da arkasında fiziksel ışımalara oturduğunu söyleyecek olursak, o zaman Neuro Linguistic Programming de bir anlam taşıyabilir. Bu yolla kendimizi programlayabiliriz. Şimdi, bu bir yerde dursun. Bu, gelenekte de var, modern bilimde de var. Şu anda, çok daha başka alanlarda da, siyasi alanlarda, felsefi alanlarda, hatta çok sıradan eğitimde de kullanılmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Dil-Düşünce Diyalektiği

Ludwig Wittgenstein

Düşünce, dil ile diyalektiktir. Birbirine bağlantılıdır, biri olmadan diğeri var olmaz; diyalektikten kastımız bu. Düaliteyi içerseydi, her biri tek başına var olur, dil de tek başına var olur, düşünce de tek başına var olurdu ve ilişkiye girer ya da girmezdi. Diyalektikten kasıt; karşılıklı bağıntılılık ve karşılıklı olarak birbirinin etkileşmesi, birbirini etkilemesi ve değiştirmesi. Eğer “diyalektik” sözünü tam bu şekilde anlayacak olursak, dil-düşünce diyalektiktir. Ama ne üzerinde? Varlık zemini nedir? Yani dil ve düşünce varlık zeminini nerede bulur ki onun üzerinde etkileşir, birbirini etkileyerek değiştirir, geliştirir ya da ketler? Bu zemin kültürdür. Dolayısıyla şöyle diyebiliriz: Düşünce bir dil olayıdır, hatta Wittgenstein’a göre dil oyunudur. Dil oyunları akıl oyunlarıdır aynı zamanda. Dil, kültürün bir ifadesidir, onu temsil eder. Dolayısıyla, kendi bir tecellidir, bir yansımadır, refleksiyondur; hakikat değildir, hakikati yansıtır. Dolayısıyla, hakikat, kültür ortamında bulunmaktadır; dil ise onu yansıtır, kültürün bir ifadesidir. Kültür, yaşam deneyimi ve birikimleridir; yaşam örgüsü içinde ortaya çıkar ve kültürün sahnesi de tarihtir, doğa değildir. Dolayısıyla, kültür tarihte ortaya çıkar ve dilde kendini yansıtır, ifade eder.

Tersten de böyle söyleyebiliriz: Kültürün de bir zemine ihtiyacı vardır. Nerede temellenir? Kültür tarihte temellenmez, serimlenir ama insan emeğinde temellenir. Burada, düşüncenin dilde temsil edildiğini, kültürü ifade ettiğini, tarihte serimlendiğini söyleyerek aslında doğada değil insan emeğinde temellendiğini söylemiş oluyoruz. Fakat tarihte, dil üzerine, felsefecilerin, bilim insanlarının söylediği birçok sav var. Kimi doğada temellendirmek istiyor, kimi bunun doğuştan, a priori olarak zaten insanda var olduğunu, hatırlandığını ileri sürüyor. Çeşitli görüşler var, biliyorsunuz. Birkaçını örnek olarak, size bir bilgi olarak aktaracağım ama bizim görüşümüz –burada biz ile kastedilen gelenektir– doğada değil insan emeğinde temellendiği yönündedir. O halde dil bu anlamda tinseldir. “Tin” sözü “ten”e karşıt olarak söylenen, “manevi” mânâsında kullanılan bir sözcüktür. Bu “manevi” sözcüğü de bizim dilimizde çok yıpranmış, eskitilmiş, kirlenmiş bir söz olduğu için onu da belki açıklamak gerekir. Tin, içerik olarak kültürün ta kendidir. O halde, biz “tinsel” dedik mi kültürün kendini söylüyoruz ama kültürün nesnelerini söylemiyoruz, kültür ürünlerini söylemiyoruz. Nesini söylüyoruz “tin” dedik mi? O kültürün arkatasarındaki üretim örgüsünün dildeki yansımasını söylüyoruz.

O halde, tin bir mânâdır ama zemini kültürdür. Kültürün zemini emektir. Bunu unutmamalı. “Düşünce” dediğim zaman emeğe bağ kuruyorum; “dil” dediğim zaman emeğe, tarihe bağ kuruyorum ve bu süreç, doğrudan doğruya insanın kendini ürettiği ve yorumladığı bir süreç olarak, emeğin temsili olarak doğrudan insan düşüncesinde temellenir. Şimdi bu olgu, tinselliği söylüyor. “Tin”i Geist anlamında kullanarak –Batı terminolojisindeki Geist anlamında kullanarak– vurguyu şu biçimde onun özeğine oturtabiliriz: Düşünce, kendinden hareketle dışarıya, dış dünyaya açılır, orada sûretlerle tanışır, o sûretleri/imgeleri alır, kendine döndürür. Sonra bunları isimlendirerek, birbirinden ayırt ederek soyutlar. Birinci refleksiyon alanı olarak imgenin dıştan geldiği anlamıyla –derinlikler mânâsında değil– doğrudan doğruya duyular yoluyla, doğayla, çevreyle tanışma anlamında kullanıyorum bunu. Birinci refleksiyon alanı imgelerdir; ikinci refleksiyon alanı ise imgelerin üzerine konulan sözcükler aracılığıyla simgelerdir. Demek ki imge algı içeriğidir, ama duyular yoluyla doğaya bağlıdır, çevreye bağlıdır. İmge bizi daima çevreye ve nesnelere götürür. Buna karşın simge, sözcükler, harfler ve onların kullanıldığı sesler bizi zihnimize bağlar. Simgeler zihne bağlıdır, imgeler duyusal yolla, doğaya bağlıdır. Bu iki refleksiyon üst üste geldiğinde, semantik mânâda anlam ortaya çıkar; ama sürecin bu aşamasındaki anlamın, semantik anlamın üstüne düşündüğümüzde buna artık “zihin” değil “akıl” diyoruz; akıl, zihni aşar. Bunun üzerine düşündüğümüzde, yani tümeller, aklın çalıştırılmasındaki tümel kavramlar, soyut evrenseller devreye girdiğinde, bu kez ortaya şuur, yorumlama çıkar. O zaman bu yorumlamada, şuurlanmada bir gaye vardır. Açıklama değil bir gaye vardır, bu gayeye bağlı yüklenen bir anlam vardır. Burada anlam vericilik, doğrudan doğruya insanın kendi eylemidir. Ona hiçbir yerden gelmez. Doğadan gelmez, tarihten gelir. İki sahnemiz var: Bir doğa sahnesi bir de tarih sahnesi. Bunun dışında da sözünü edeceğimiz bir veri alanı yok. Tarih, anlam vermeler sürecinden başka bir şey değildir. İnsan, doğada anlam verici olarak yegâne varlıktır, tek anlam vericidir. Eğer bu anlamıyla, bu bakış açısıyla dili düşünecek olursak, dil anlam vermelerin hem aracı hem de deposudur, koruyucusudur; hâfiz olan, hıfzeden aynı zamanda dildir.

Dil, bir anlamda dış bellektir; “literatür” dediğimiz bir dış bellektir ki dil, dil yoluyla üretilmiş düşünceleri depolar ve sonra biz, onu tekrar düşüncemize konu edinebiliriz, yeniden işleyebiliriz ve onu yeniden dilde depolayabiliriz. Nesiller arasında bağı kuran da bu olgudur ve gelenek içerir. “Bu anlamıyla tarihseldir” demek yeterli değildir; tarihsel süreci gelenekte temsil etmektedir. Gelenekten kastımız alışkanlıklar, törel taşımalardan çok, dilde gelenekten, bir tradisyondan söz edilmesine olanak verecek, hatta “kadim” sözcüğüne kadar gidecek, klasik ve daha üst, kadim olandır. Sanki sürekli bellek klasiğe ve derin bellek de kadime denk gelir gibi; geçici bellek de modern, geçicilik anlamında. Buradaki “kadim” olan, eğer kadim ise, kıdemi varsa –bu sözcükleri kullanmak zorunda kalıyorum çünkü bunlar onu taşıyor– bugüne ayak basıyor demektir. Yani bugünkü düşünce yapımızı etkileyen kadimdir, eski olan değil. Genellikle “kadim” sözcüğünü eski ile örtüştürüyorlar literatürde, görüyorum ve çok büyük hata işliyorlar, bu lojiği bozuyorlar. Klasik olan zamanda kendini koruyabilen demek; kadim olan ise bugünü etkiliyor olan geçmiş, tradisyon. Eğer bu zincirde anlam ve kullanım bakımından bir kopma yaşanırsa, bir travma olursa, dil travması olursa, o zaman o toplum şizoid olur, kimlik sorunları yaşar – kimlik tarihsel süreçte oluşuyor.

“Aklın Aklı” Olmaya Yükselememiş Toplumlar Güdülürler

Anomi bugün psikolojide de felsefede de kullanılıyor; anlam yitimi. İlgi çekici olarak “anomi” sözcüğünden de hareketle, nomname dedikleri– “isim”; nomos, o da isim ama yasa olarak isim. Çünkü her yasa bir isimdir; nomos. Örneğin, nomos physis, Latincesi lex naturalis, Türkçesi “doğa yasası”. Grekçe nomos Arapça üzerinden de dilimize girmiş; namus, nam, şan – o da isim demek, namus da yasa demek. “Namussuz” dediğimiz zaman, bir yasaya bağlı değil, keyfi, kendini yasa ile sınırlamamış demektir. Keyfi olan değil, yasalı olan güvenilirdir. Us, bu anlamda yasalı düşünmektir, güvenilir bir düşünmedir. Dili ussal kullanmak, yasalı kullanmak, ilkeli kullanmak anlamında bir uzlaşma aracıdır. O zaman güven, uzlaşma, iletişim, karşılıklı bildirişimde ortak akıl oluşturabilmenin aracı olarak kullanılabilir. Bunun en yüksek biçimi nedir? Refleksiyonlu olduğu için bilinç, daima nesnelerin bilincidir, imge ve simgeler yoluyla –biraz önce söyledim– ama bir de bilincin bilinci vardır. Bilincin bilinci, doğrudan doğruya felsefe disiplinin içine girer, buna bizim geleneğimizde “aklın aklı” da denilmiştir. Bir bilge, “Aklın aklı varsa, parça buçuklarda kendini yitirmez insan,” diyor. Aklın aklı… Parça buçuklarda yitirmek, parçalanmış kişilik ki buna gelenekte “şirk” denilir; kişilik parçalanması –  “müşrik” de buradan gelir. Akıl tevhid edilmelidir, birliğe getirilmelidir, yani cem. Demek ki aklın aklı “cem”. Buna felsefi gelenekte “tümeller” denilir; tümeller cemdir, toplamdır, bütünsel bakıştır. Başka bir deyişle buna “kurgul us”, “kurgul akıl” da denilebilir ki denilmektedir. Peki, kurgul olmayan, yani parça buçuk olan ve parça buçukta kalırsa kişilik bölünmesine sebep olacak olan akıl nedir? O, analitik akıldır. Analitik akıl kendini objelerde, nesnelerde yitirmiş, nesnelerden kendine dönememiş akıl olarak kabul edilir. Dili bu yönde kullanmak ve analitik akılda kalmak. Burada, bilinç için önkoşul olan fark, furkan, ayrım yadsınmıyor, analitik akılda kalmak yadsınıyor. Analitik aklın –bu birinci basamak– soyut olduğu söylenir, soyut akıldır. Kavramları diyalektik olarak, yani birbiriyle etkileşen, dönüşen ve bütünlüğe doğru giden, sistematik, dizgesel, bütünsel aklı kuran, inşa eden bir dil olgusu olmaktan çıkartıp sadece nesnelerin parça parça ve kategorik akılda depolanmış, sınıflandırılmış olması şizoid bir bilinç tipi oluşturacağı için, çocuksu bir akıldır. Damdan çardağa atlayarak, yaşamı çağrışımlarla konuşan; iletişime girdiği zaman ussallığı, yasası, güvenilirliği olmayan; günlük olayların içinde yitmiş, düşüncesi kendi üstüne dönmemiş; bir tümel akıl anlamında akılsız, tikeller anlamında yalnız zihnini kullanan kişiler ve bu kişilerden oluşan bir toplum meydana gelir.

Bunun anlamı, aklı, üst akla bağlamaktır. Doğaya, çevreye, koşullara, kültüre anlam vericilik açısından tümel akla gereksinim olduğu için –bu kısa anlatımda eğer çıktıysa bu– tümel aklın altında, tümel akla yükselmemiş, yani felsefi şuuru oluşmamış toplumlar nesne konumuna düşerler, güdülürler. Aklın aklı olmayan toplumlar güdülürler. Bu nereden görülür? Nasıl anlaşılır? Dile bakıyor, dil aynasında bunu görüyoruz, çünkü dil-düşünce diyalektiktir. Bir toplum yazılarında, konuşmalarında, kitaplarında, eserlerinde, birbirleriyle olan ilişkilerinde, felsefi kavramlar yani soyut evrenseller üzerinden günlük olguları, yaşam gerçekliklerini, somutlukları mı değerlendiriyor yoksa sadece nesnelerin imgeleri üzerinden mi konuşuyorlar? Sürekli duygu çağrışımı ve duyusal nesneler üzerinden mi konuşuyorlar yoksa soyutlama yetileri ile bilim, sanat, felsefe üreterek, yaşamı, kültürü bu düzeyde rafine ederek mi yazıyorlar, konuşuyorlar? Bu aklın tipi, dillerinde açık ve net olarak görülür. Bilim ise analitiktir. Bilim analitik kalmak zorundadır. Bilim analitiktir ama “analitik felsefe” demek, “bilime endeksli düşünce” demektir ve orada sınırlı kalmak demektir. Sorun buradan çıkıyor. Yani bugünkü scientistler, bilimciler, felsefeyi bilim felsefesine indirgeyen görüşler, giderek analitik düşünmenin ötesinde herhangi bir felsefi düşünmeyi kabul etmiyorlar ve onu “metafizik” diyerek yadsıyorlar: “Doğrudan doğruya nesnenin bilgisi ve bilinci esastır, bunun ötesinde hepsi metafiziktir.” O zaman felsefenin kendi, yani kurgul olan, yani şuurlanma, bilincin üzerine bilinçle bakma yadsınmış oluyor. “Bu, metafizik bir olgudur, gereği yoktur.” Peki, ne oluyor? O zaman nesnelerin akılları var, aklın aklı yok. Belki daha teknik detaylara girmem lazım; günlük dile çevirmekte ben de zorlanıyorum doğrusunu isterseniz, ama işledikçe belki bunlar daha anlaşılır olacaktır.

Burada, dikkate değer olan şey şu ki bilim, yöntemli bir düşünme biçimidir ve yöntemine bağlıdır. Bu da analitiktir, çünkü zaten nesneler birbirinden farklıdır, tikeldir ve tikellikleri üzerinden biz onları deneyimize konu ederiz, gözlemimize konu ederiz, sonra ölçeriz, bir teorik öbeğe oturturuz ve “biliriz” deriz. Ama bu, zaten parça buçuk âlemden, yani tek tek nesnelerden hareketle elde edilen bir şeydir ve tekrar oraya dönerek pratikte doğrulanır ya da yanlışlanır bir bilgi türüdür. Bu, tinsel değil; dolayısıyla, insanın tinsel yapısına hiçbir zaman yükselmeyecek, konformist – insanın doğal ve kültür çevresindeki konforu temsil edilecek. Bilimsel bilgi yasalı bilgidir ama lex naturalis’tir, doğa yasasıdır. Doğa yasası, nesnelerin tikelliklerini belirleyen yasadır. Oradan “bir üst yapıya” geçmez. Orada genelleme var, tümel yok. Burada, en çok dikkat edilecek ayrımlardan biri belki de budur. Bilimde genellemeler olur ki zaten genelleme ile yasadan söz ediyoruz ve bu genellemeler de mutlak olmadığı, izafi olduğu için aslında doğa yasaları da mutlak değildir. Onlar doğa kuvvetlerinin üzerine yapılmış formüllerdir, matematiksel formüllerdir. Yani “yasa” dediğimiz zaman zihni anlayalım. Doğada yasa olmaz. Yasası zihinde olan doğadaki kuvvetlerden (force) söz ediyoruz. Burada genellemeler olur, fakat genellemeler tümele gitmez. Mesela bunu psikolojiye uygulayalım. Psikolojide rasyonalist psikolojiler, pozitivist psikolojiler, idealist psikolojiler, yani felsefede zemin bulan psikoloji görüşleri, ekolleri, yorumları daha sonra bir problemle karşı karşıya kaldılar, kişilik bölünmesi üzerine bir türlü şey yapamadılar. Kaynak nedir? Nasıl oluyor? Kişilik bölünmesi konusu çok önemlidir. Psikolojik süreçler, tarihte de, bütün diller üzerinde de, felsefede de çok önemli. Bütünlük, yani “tevhid” diyoruz biz ona. Geist yani tinsellik, kaynağı kendinde, süreci kendi, nihayeti kendinde olan demek. Tinsellik: kaynağı, sebebi dışarıda olmayan; Geist, bütün. Bu Geist’ı (Geist felsefi bir terim) daha sonra psikolojiye aktarınca gestalt çıktı ortaya. Gestalt, bölünemez algı kalıbı demek. Ruh bütünlüğü gestalt üzerinden kurulur. Eğer parçalanmalar legolar gibi bir araya getirilirse, burada ruh bütünlüğü elde edemeyiz. “Terkip” diyorlar buna. Tertip ile mürekkep, yapı ile ruh inşa edilmez. Buradaki “ruh” terimini mistik bir terim değil, doğrudan doğruya bilimsel bir terim olarak kullanıyoruz.

Düşüncenin Kurgul Aşamaya Yükselişi

Max Scheler

Kişiliği açıklarken Geist, aynı zamanda, felsefede kişiliğe taşıyarak –Max Scheler taşıdı bunu– kişiliği de açıklarken Geist kullanıldı. Burada da Geist, bölünemez bir kişilik bütünlüğü anlamında kullanıldı. Bu bütünlük kavramı tümeldir ve tümel akılla açıklanabilir, tikeller ve analitik akılla açıklanamaz. Yani şunu demek istiyorum; organizma kaynağından, o zigottan itibaren bir akışkanlı, dinamik sistemdir ki kolları, bacakları, gözleri başka yerlerde, ayrı ayrı ortamlarda üretilmiş ve sonra birbirine mekanik olarak birleştirilmemiştir. Eğer böyle olmuş olsaydı, analitik yöntem bütünselliği verirdi. Bu, kendini inşa ederken, süreçte yani zigottan itibaren organizmanın bütün gelişim süreçlerine baktığımız zaman, kendi bir bütünlük içinde kendini inşa ediyor. Bu doğallığın, yapı taşlarının ve oluşum süreçlerinin organik anlamda değerlendirilmesi dile de yansıtılarak, dil üzerinden felsefi bir görüş, kurgul felsefe ortaya çıkmıştır. Yani bir mânâda, mekanik değil de organik felsefe. Bunun için üç aşamadan söz edilmiştir: birinci aşama soyut evrensel ya da soyut aşama, ikinci aşama diyalektik, üçüncü aşama kurgul. Bunun tahsil edildiği yer doğa. İnsanın kendi doğasının üzerine düşüncesini, kültürden önce doğasını kültüre taşıyıp, emekle kültürde ortaya çıkardıklarını da dilde temsil edip düşünceyi bunlarla ilişkilendirmeyi anlamak üzere söylüyorum bunu. Doğadaki karşılıkların birincisi soyut doğa, etki-tepki yasasıyla açıklanan fizik doğadır; yani doğada birbirine dışsal olan, birbirleriyle özsel bağları en azından gösterilememiş olan, yok diyemeyeceğim – bunların birbirleri ile etkileşimi mekaniktir, buna “mekanik” diyoruz. Dışsal bir etkileşimdir; ezip bükme, kırma, parçalama gibi sonuçlar verir ama özsel değişim yaratmaz. Burada mekanik bir kuvvet ilişkisi vardır; etki-tepki. Dolayısıyla etki-tepki yasası ile açıklanan doğa, mekanik doğadır.

Bugün kuantum mekaniği ve daha başka mekanikler olsa da ben kaba madde üzerindeki bir alegorik kullanımı anlatıyorum. Mekanik doğada diyalektik yok. Niye yok? Çünkü birbirlerine zorunlu değiller, rastlantısal bir araya geliyorlar ve etkileri, tepkileri özsel bir değişime neden olmuyor. Bu bağlamdaki düşünce bunu temsil etmeyecek mi? Düşünce neticede dile bu olguyu taşıyacak. O zaman düşüncemizdeki sözcükler, kavramlar birbirine dışsal, birbirinden türetilmemiş ve birbirlerine içerik açısından dönüştürücülük yaratacak, özsel bir etki taşımıyorsa, bu sözcükler gelişigüzel derlenmiş, toplanmış malzemelerden başka bir şey değildir. Sanki işlenmek üzere şeker, un, su gibi malzemelerdir. Ondan bir yemek pişirme sürecine girdiğimiz anda, özsel etkileşimler başlayacaktır ki bu kimyasal aşamadır. Mekanik doğada bir üst yasa, diyalektik yasa kimyadır. Kimyasal etkileşimler, kimyasal etkileşime giren nesneleri zorunlu diyalektiğe sokar ve birbirlerini dönüştürdükleri bu etkileşim sonucunda bir başka nesneye, başka bir ürüne dönüştürür. Dolayısıyla doğadaki diyalektik aşamayı, yani kimyasal doğayı, şimik doğayı düşünceye taşıdığımız zaman, düşüncenin işlerliğine, mantıksal kurgusuna taşıdığımız zaman, “diyalektik düşünme” denilen düşünme biçimini elde ediyoruz. Ama kimya çok yeni bir şey; yaşamımızda, kültür tarihimizde kimyanın ortaya çıktığı dönem. Her ne kadar eskiden “tuz” üzerinden anlatılarak biliniyor idiyse de, çok yaygın bir düşünce tarzı değildi. Simyacılar, mutasavvıflar, eski gnostikler kullanmışlar tuzu, biliyorsunuz. İki zehirden bir hayat çıkma hadisesi gibi, ama bunlar yeteri kadar felsefeye, düşünceye aktarılamamıştı. Batı’ya bakın, kimyanın ortaya çıkmasından sonra diyalektik düşünce hemen yayıldı. Hemen, o düşünme tarzı doğadan düşünceye, dile aktarıldı.

Fakat diyalektik olanda da bir şey görüyoruz: Kendinden başkaya doğru kendini devindiriyor. Dizgesel, sistematik değil fakat sistematiğe doğru deviniyor. Dizgesel değil ama dizgeyi istiyor. Çünkü ikiden bir üçüncü doğuyor. Bu üçüncü, tekrar ilişkiye giriyor. Bu, bir nevi doku gibi, giderek örgü ve bu örgü kendinden kopmadan, ayrılmadan üretiliyor, yapı kuruluyor olarak düşünülürse, organizma olarak üçüncü aşamadır. Doğadaki üçüncü aşama organizma, örgenlik. Bu öyle bir örgütlenme ki bu örgütlenmede bir gaye için bir araya gelinmişlik var. Burası biraz, “Doğada gaye yoktur” diyenlere ayrıca bir düşünme imkânı verebilir. “Nasıl” sorusu malum bilimi veriyor bize ama “ne için” sorusunu sorduğumuz zaman “gaye” soruyoruz. Organizmaya bakıyoruz: Böbrek ne için? Kanı süzmek için, tamam, iyi. Göz, görmek için. Fonksiyonları ile tanımlanmaya başladı. Kimyada fonksiyonu ile tanımlanmıyor. Kimyada, birbirlerini değiştirdikleri mahiyetleri ile tanımlanıyor; etki-tepkide, cisimler etki ve tepkileri ile tanımlanıyor ama organizmada örgenler, organlar fonksiyonlarıyla tanımlanıyor. Fakat ilginçtir ki organizmada her organ –dilde de karşılığı olduğu için, dil anlatacaktı gitti organizma anlatıyor demeyin– örneğin böbrek kanı süzerken, kendine yararlı bir iş yapıyor, ama aynı zamanda sisteme yararlı bir iş yapıyor. Kendini aşan bir fonksiyon üstleniyor; kendini aşan, bütün sisteme hizmet veren bir işlevi var ve organizmanın tamamına ulaştığımızda tek tek her organı da işlevi bakımından sorguladığımızda, bunların içinde bir tanesi, hepsinden ayrıcalıklı olarak tanımlanan “beyin”dir. Beyin ilginçtir. Böbrek süzer, göz görür, dil konuşmanın aracıdır, evet ama konuşan dil değildir. “Göz görür” diyoruz, aslında bakar. Gören, göz değildir. İşiten, kulak mıdır? Hayır. İşte ya da ayıralım; “duyan” diyelim, “işiten” diyelim. Bunlar aynı mânâya geliyor ama ben bunlarla oynuyorum. Yani anlama işi, gözün kendinde, kulağın kendinde değildir. O zaman, “beyin” denilen bir organ var ki onun işlevi düşünmek. Düşünmenin kendi metafizik. Doğa orada sublime oluyor.

Cıva Neden Zekânın Sembolüdür?

Simyacılar beyni cıvaya benzetmişler. Bugün bazı ezoterik okullarda hâlâ korunur bu. Cıva zekânın sembolüdür, merkür aynı zamanda. Cıvayı şöyle dökün, hemen topak haline geliverir. O kadar hızla hareket eder ki tutamazsınız, kaybolup gider. Çok hareketlidir, sıvı metaldir, zekâyı temsil eder. Isı altında da direkt sublime olur. Metaller arasında direkt buhara dönüşen cıva olduğu için bu sembolizma. Beyin doğanın örgensel son ucudur. Niye son? Çünkü ondan sublimasyon, “düşünce” denilen olgu meydana gelmiştir ve simgeler bu sublimasyonun araçlarıdır. Çünkü simgelerin varlığı yoktur, varlık taşımıyorlar. Gelenek içinde, mutasavvıflardan birçoğu, özellikle İbn-i Arâbi, “Ayân-ı sabiteler varlığın kokusunu bile almamışlardır,” diyor. Yani simgelerin hiçbiri gerçeklikte, doğal anlamda, doğa yasalarının emri altında değildir. Bir “s” harfi doğada nedir yani, değil mi? “A” harfi nedir? Böyle bir şey varlık taşımaz. “Bir imdir, bir simgedir” diyoruz. Ama düşünce, bu simge olmaksızın düşünemiyor. İmge ile algılıyor, algısal düzeyde ona da “düşünme” diyebiliriz belki ama soyutlama yapamadığı için anlam üretemiyor. Simgesiz anlam üretemiyor. Simgenin varlığı yok. İşte dil burada karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda dil için, insanın kendi yaratısı, doğada hazır bulmadığı, doğadan tahsil etmediği, kendi emeğiyle üretip kendini içinde şekillendirdiği bir “araç” diyebiliriz. Dil insan tarafından icat ediliyor, ona doğa vermiyor bunu ve o, onun yoluyla kendini üretiyor, tarihi üretiyor, kültürü üretiyor, anlamı üretiyor ve bununla kültüre etki ediyor.

Felsefi Bilincin Gelişmediği Toplumların İşgali

İnsan düşünceyi dil yolu ile üretiyor; dilde de saklıyor, tini saklıyor. Daha sonra bunu kullanırken bireylerin devreye girmesiyle, dile edilgin olmak ve o dili etkin olarak kullanabilmek sorunsalı ile karşı karşıya kalıyoruz. Dil-düşünce diyalektiğinin, etkin özne noktasında, toplumu dil yoluyla dönüştürme gücüne, entelektüel olarak da dönüştürme gücüne ulaşabilecek bir sınırı vardır. Yoksa biz dili kullanmayız, dil bizi kullanır. Dil karşısında edilgin oluruz. İşte o sınır, “bilincin bilinci” olmak anlamında felsefi bilinçtir. Felsefi bilinci olmayan toplumların tarihsel süreçte üretilmiş dilleri karşısında bireylerin konumu sürü konumudur. Dili kullanıp özneleşemedikleri için dilin içinde yitik kalırlar. Dil onları kullanır ve daima akılları başka toplumların, tümelleri kullanabilen toplumların güdümü altına girer. Bunun doğrudan doğruya somut araçlar ve gereçlerle işgal edilmesinin ötesinde, akılları işgal edilmiş ve kullanılıyor olması bakımından, kendileri gönüllü olarak gider, bu işgale talip olurlar.

Sanat ve Dil İlişkisi

Dil, zeminini kültürde bulur. O halde, dile getirmelerin tümü, kültürü dile getirmelerdir. Yaşam biçimleri kültürdür. Kültürün rafine edilmesi uygarlığa gider. Kültür ve uygarlığın derecelerini görebilmek için, dili bilincimizin önüne koymalıyız. Konuşurken sezgisel dil kullanımının içindeyizdir; denetimsiz kullanır, çağrışımsal konuşur ve iletişim kurarız. Şimdi söyleyeceğim şey –ki felsefeye, felsefi bilince geçişin de bilimsel, sanatsal dile ulaşmamızın da yoludur– yazı. Bilincimizin üzerine bilincimizle bakabilmek, düşünceye düşünce ile yaklaşabilmek için bilincimizi kağıdın üzerine dökeceğiz. Tabii, şimdi bilgisayar da olabiliyor. “Ne ki beyaz zemin üzerinde siyah lekeler, onu alır, hemen eve götürürüm.” Onda bakacağım; hayat tecrübesi, düşünce, hatıralar, birçok şeye tanık olacağım. Şaşırtıcı bir şey! Bunlar ne ki? Birtakım lekeler, bu lekeler bize konuşuyor. Şaşırtıcı değil mi? Alıyoruz ve anlıyoruz. İnanılır gibi değil. Nasıl yapıyoruz bunu? Muhteşem! Bu soyutlama yetisi, aynı zamanda soyutlanmayı da gerçekleştirebilir. Soyutlama ile felsefeye gideriz ama soyutlanma olmaksızın sanata gidemeyiz. Sanatın alanına soyutlanma ile gidiliyor. O zaman dilin sadece soyutlama ve felsefi kurgular ve yapılar oluşturmanın aracı olarak değil, aynı zamanda soyutlanmanın aracı olarak da kullanımları var; daha önce anlattığım “zihinden beyne, beyinden kalbe…” gibi bir yol izleyen düşünce kullanımları gibi. “Soyutlanma” dediğimiz, çöle gitmek. Ben ona öyle bir tabir buldum. Çöle gitmek, oryantasyonsuz bir alana girmek, belirlenimlerden soyunmak. O zaman, sürecin üstüne sublime olmak; hiçbir güvence yok yalnız. Dilin güvence alanından çıkmak, zihni bypass etmek.

Bu, mistik alana da gider, sanata da gider. Şiirin doğduğu yer orasıdır. Şiir, tüm sanatların temel formudur. Yani şiirsellik. Çünkü biz “şiir” deyince, sadece sözlerle ifade edilen, uyaklı anlatımları düşünüyoruz ama felsefe böyle demiyor bize. Estetik felsefeyi okuduğunuz zaman diyor ki bütün müzik şiirseldir, resim şiirseldir. Yani şiir bir dil, bir anlam dili ama sanatsal. Kaynağı? Kaynağı çöl. Bütün birikimlerinden soyutlanmadan soyutlarsanız, felsefeye gidiyorsunuz. Soyutlanmadan, içe doğuşlar gerçekleşmiyor. Örneğin, hiçbir birikimi olmayan bir insan, dilini sınırlarına taşımayan bir insan, günlük dilde edindiği altmış kelime ile konuşmalarından soyutlansa ne olur? Ona göre bir şiir doğar kuşkusuz, ona göre bir çizim, ona göre bir müzik tabii ki de doğacaktır. Neden buna değiniyorum? Ne kadar yetkin bir dili soyutlanmanın aracı olarak kullanıyorsak, terk ediyorsak, o denli de derin bir kuyudan su çekebiliyoruz. Sanatın yeterli ve yetkin bir biçimde tarih sahnesine çıktığı yerlere bakın, felsefe, dil olarak felsefe doruktadır ve o dil üzerinden soyutlanmaya uğrayan insanlar, oradan yüksek sanat formlarını üretmişlerdir. Dili primitif olan, zayıf olan ve felsefe üretmemiş toplumlarda sanat göremiyorsunuz. Bezemeler var ama sanat değil, sanatsal bir yapıta ulaşamıyorlar. Demek ki burada dilin yüksek bir dil olgusuna taşınması, birey ve toplumlar açısından çok önem taşıyor.

Dil Bir Ürün mü Yoksa Bir Etkinlik midir?

Parmenides, dilin, insanın özü olduğuyla ilgili bir saptama yapıyor. Tarihte ilk kez o söylüyor. Dili al, hani bülbüldeki dili almak gibi, geriye beşer kalıyor. Beşer demek, hayvansı demek; bedenimiz üstünden hayvanız ya, canlıyız yani, hayvan o demek. Fakat düşünceyi, dili kaldır, düşünce salt imgesel algı düzeyindedir; çevresini algıladıkça hareket eden bir hayvan düzeyine iner. Buradaki asıl vurgu, anlam verme edimini yapamamasınadır; anlam verme ile insan, insan oluyor. Bu, üzerinde çok durulması gereken felsefi bir terim. Onu çalışalım. Tarihsel olarak baktığımız zaman, Tevrat’ın yazılması MÖ 300’dür. Parmenides de aşağı yukarı aynı dönem, belki biraz sonradır. Ondan haberli midir, değil midir, o da ayrı. Belki Parmenides’in haberi bile yoktur. Platonlar falan, onlar gittiler, Mısır’da eğitim gördüler. Belki Musa’dan haberleri olmuştur, ama Mısır’da Musa’ya dair herhangi bir iz olduğu söylenemez. Mısır’da Neo-Platoncular var, daha sonra hermetik öğreti var tabii. Hermetik öğretide, Hermes’e “sözün ustası” denildiği için, söz ile terbiye etme var, “başlangıçta söz vardı”ya kadar gidilebilir. Parmenides bunu felsefeye taşıyarak dilin insanın özü olduğunu söylüyor. O zaman bu öz, dil kullanımı bakımından tartışmaya açıktır; bunu tartışmak lazım. Ampiristler ve rasyonalistler de dil ile bilgi yönünden ilgileniyor. Bunların dil anlayışları, bilgi kuramlarına dayanıyor. Dili açıklarken ampiristler psikolojist oluyor; rasyonalistler de mantığa dayanıyor. Ampiristler psikolojist, rasyonalistler mantıkçı. Oradan hareketle dili ele alıyorlar. Epikuros’a göre dil, uzlaşımların ürünü değildir, uzlaşımsal olmadığını ileri sürüyor. “Bir koyun da değildir. Duyumların kendi gibi, doğal ve zorunlu bir şeydir” diyor. Duyumların kendi gibi… Görme, işitme, haz, acı duyumları gibi insanda doğuştan bulunması, karşılıklı anlaşmaya yarayan çeşitli sesler geliştirmesiyle de çeşitli söz ve dil tiplerinin doğması Epikür’ün doğa üzerinden dil anlayışıdır. Ben, konuşmamın başında bunu yadsıdım farkındaysanız. “Hayır, dil tinseldir, doğrudan doğruya insan diyaloğu üzerine kurulur, doğa üzerine değil. İnsan-insan, yani iki bilinç arasındaki bir diyalogdan türer. Bildirişim kaygısından türer. O zaman, insan emeğinde ve diyaloğunda temellendirilebilir” diyerek buna karşı çıkıyorum.

Hamann’a göre, dil doğrudan doğruya akıldır, akıl da dildir; dil olmasaydı akıl olmazdı. Bakın, burada “düşünce olmazdı” demiyor Hamann; dil olmasa “akıl olmazdı” diyor. Şimdi, aklı hangi anlamda kullanıyor? “Logos” anlamında kullanıyor. “Logos” anlamında kullanırsanız, hakikaten logos, legein, söz söyleme, kavramsal, yani kozmosu dile taşımak anlamında düzendir. Düzenli dil kullanımı anlamında ise, evet, hakikaten söylediği bu bağlamda doğru, ama cevher olarak akıl anlamında değil, kullanım olarak akıl anlamında. Tözsel olarak değil, çünkü töz yetidir. O yeti doğal olmasaydı, yani beynin iletişimi, iç iletişiminin kapasitesi, dil kullanımına uygun bir donanıma sahip olmasaydı, bu bakımdan dili kullanabilir miydi? Bugünkü bilimsel bulgulara göre kullanamazdı. “Düşüncemiz, dil yoluyla gerçekleşir, dilde yetkinleşir. Düşünce, dilin aynasıdır.” Bu, Hamann’ın görüşü. Herder’e göre dil, duyuların bir ürünü ve düşüncenin bir ürünü olarak kavranılabilir. Düşüncenin ve duyuların bir ürünü olarak kavranılabilir, çünkü insanın tinsel yaşamını düşünce kurar. Tabii bu arada Saussure’e girmedim, çünkü o tamamen yapısalcı ve işin teknik taraflarını anlatıyor. Onları çalışırsınız, okursunuz. Humboldt’a göre her insanın, belli bir topluluğa bağlı olmasından dolayı, diğer insanlarla bağlantısı vardır. Gereksinimlerinin karşılanabilmesi için diğerleri ile anlaşmak zorundadır. O halde, toplumda temellendiriyor. Humbodlt’a göre toplumsal ilişkiler olmasaydı, insan toplumla, bir toplu yaşamla ilişkili olmasaydı dil olmazdı. Ona göre insan, ancak dili ile insandır. Parmenides ve Herder’den sonra, daha yetkin olarak dili, insansal öz olarak daha açıklayıcı, daha anlaşılır hale getiren Humboldt’a göre, dil insanın bütün varoluşunu kuşatır. İnsan, içinde yaşadığı duygulanımlardan başka, uzak geçmişi de dil yoluyla duyar ve sezer. Çünkü dil, önceki nesillerin duygulanımlarında yoğrula yoğrula gelmiştir. “Dil, bir ürün değil, bir etkinliktir” diyor Humboldt. Humboldt’un bu görüşü, aynı zamanda Wittgenstein’da “Dilin en yüksek kullanımı olan felsefe bir etkinliktir” halini alacaktır; çünkü dili tanımanın ancak tarihsel bir yolla olanaklı olduğuna değiniyor.

Gottfried Leibniz

Şimdi bakın, burası çok önemli. Bunlar size teknik gibi gelebilir. Yani öyle dese ne olur, böyle dese ne olur? Dilin, tarihsel dokudan, tarihsel süreçlerden, kendi iç taşıdıklarından koparılması, eş deyişle dilin tarihsizleştirilmesi, bizim şu anda içinde bulunduğumuz durumdur ve son derece önemli bir konudur. Bu toplum dili, tarihsel bağlarını yeniden kurmak üzere yitirmiştir. Tarihsel bağları yok. Dolayısıyla, düşüncesi kimliksiz ve bütün diğer kültürlerin dillerine edilgin bir konuma gelmiştir, sürekli de işgal edilmektedir. Çünkü tarihsel kimliğinden gelen dayanıklılığını ve kudretini yitirmiştir. Sanki “hiç tarihi olmayan” bir dil olmuştur. Yeniden, çocuk gibi, onu yeniden inşa eder duruma düşmüşüz. Bu, üzerine düşünülmesi gereken bir konudur ve o boşluğun giderilmesi, o tarihsel bağı felsefi bir yolla yeniden kurmanın gerekliliği üzerine hem politik hem de akademik çalışmaların yapılması gerektiğini vurgulayabiliriz. Leibniz bu arada, bir şey söylüyor bize: “Dil, aklın aynasıdır.” Herder, “Aklın kendidir” diyordu. Leibniz, “Hayır, aklın aynasıdır, yansımadır, bir refleksiyon alanıdır. İnsan anlığı ile dil, karşılıklı olarak birbirine bağlıdır –anlık zihin demek– anlık olgunlaştıkça –burası ilginç, insan zihni olgunlaştıkça– dil de gelişir” diyor. Fakat hâlâ burada gizil bir diyalektik sezgi var, değil mi? Karşılıklı bir etkileşimden söz ediyor ama bunu daha çok zihne oturtuyor. “Zihin gelişirse dil gelişir” diyor. Hâlbuki daha sonra anlayacağız bunu diyalektik materyalizmde; dil-düşünce diyalektiktir, düşünce dili üretirken gelişir, ama dil ile aynı zamanda da sınırlanır. Bu, “salt düşünce dili kontrol eder ve yönetir” gibi algılanmamalı. “Diyalektik” karşılıklı etkileşimdir, çünkü kültür bir zemindir. Dil ve düşünce, ikisi de bilinçtedir. Kültür olgusu üzerine düşünürken, bu olgu, “dil-düşünce” diyalektik olarak bilinçte gerçekleşir. Demek istediğim şu: Dil yanında da özne var, düşünce yanında da özne var. Onun için diyalektik. Yoksa diyalektik olamaz, biri edilgin olur. Öznelik düşüncede ise dil edilgin kalır, irade düşünceye geçer. Fakat diyorum ki ikisi de bilinçte; dil de bilinçte, düşünce de bilinçte olunca, dilin de öznesi bilinçtir, düşüncenin de öznesi bilinçtir, ikisi de iradidir ve birbirleriyle çekişirler. Kendi dışında bir olgu değildir. Sadece kültürü orada işler. Diyalektik sözünü bir nevi kilim örgüsü gibi düşünelim, dokusunu düşünelim. Orada ne var? Mekik değil mi? Bir de ne var? Atkı-çözgü. Mekik, atkı, çözgü. Düşünce aynen böyle bir şeydir; mekik-atkı-çözgüde düşünce dokunur, şuur ortaya çıkar. Şuur bir dokumadır. O zaman atkı ne? Çözgü ne? Mekik ne?

Sesi Şekillendiren Nefes

Düşünce üründür, düşünme edimdir. Düşünme edimi, önceki düşünceleri kullanarak daha başka düşüncelere ulaşmanın yoludur. Düşünme edimi, düşünceler vasıtasıyla olur. Düşünceler nesnelerdir ve düşüncenin maddesi dildir. Dil, düşüncenin maddesidir. Fakat bu madde, duyusal bir madde değildir; simgesel bir soyutlama ile işaret edilen bir maddi gerçekliktir. Çok ilginç bir şey, sesin kendi madde değil mi? Süptil bir madde. Sese form veriyorsunuz, biçim veriyorsunuz hurufat ile. Bunda simgesel soyutlama yok, burada kullanım var. Doğal olanı, nesnel gerçekliği kullanıyorsunuz, ama bunu dönüp bir işaretle, harfler aracılığıyla yazıya geçiriyorsunuz ve sonra oradan tekrar seslendirmeyi dönüştürüyorsunuz. Bu işaretlerin kendi simgesel bir yapıda ve gramer üzerine bir yapıları var; kurularak inşa ediliyor. Nesnel gerçekliği o simgeler aynasından yansıtarak yapıyoruz ve sesi kullanırken biz sadece sesi, nefesi şekillendiriyoruz; “nefs” de onun için denilmiştir. Nefesi ses üzerinden kontrol ederek bir dil söylemi oluştururken, aynı zamanda düşüncenin kendinin dalga yaydığını; düşüncenin beyinde birtakım fizikoşimik etkileşimler yarattığını; nöronlar, sinapslar aracılığıyla bir elektrik akımı, elektromanyetik bir ortam oluşturduğunu daha yeni biliyoruz. Yani bilim bize bu kapıları açtı ve dolayısıyla işte bu Neuro Linguistic Programming meseleleri, biraz bilimden hareketle, dilbilim içinde, yani bilimsel bulgulardan hareketle kuruluyor; salt felsefi bir görüş değil. Dil, disiplinlerarasılık içeriyor. Bu nedenle, aslında konunun işlenmesi gerçekten çok zor. “Fizik” diyorsun, fizik biliminin bu konu üzerinde, dil üzerinde özelleşmiş yayınlarını değerlendirebilecek bir eğitim gerekiyor. Simgesel tarafını ele aldığınız zaman, simgeler nedir, simgelerin işlevi nedir bilmek gerekiyor. Bunun üzerine bir yazı yazmıştım, bir göz atın. Çok ciddi bir çalışmadır. Simge üzerine bu çalışmam aşağı yukarı yirmi yıllık bir emeğin kısa bir ürünüdür. ( Yazıyı okumak için tıklayın )

Sanatın Dili Olarak Coşku

Doğaçlama, sanatsal bir olgudur. Dili, doğaçlamayla, yani coşkuyladır: Kendi kaynaklarından beslenen feedback’i vardır. Flashback değil, flashback zihindedir; geri dönüşler, enstantaneler, hatırlamalardır. Feedback böyle değildir. Feedback sibernetik bir terimdir, ama insan bünyesinde apaçık sonuçları vardır. Kaynağa, yani bilinç dışı temele; ezber dışı, bellek dışı bir kaynağa enerjetik olarak bağlandığınızda, inanamayacağınız şekilde içerideki bütün birikimler yeniden kullanılır hale geliyor. Sezgi bu düzeyde, bu kalitede ortaya çıktığı zaman, etkin özne olarak dili kullanmaya başlıyorsunuz ve bu kullanımdan pasif bilincimiz de etkilenerek “ağzımız söyler, kulağımız dinler, aydınlanır” hale geliyoruz. Biz aydınlanmayı sürekli dışarıdan istiyoruz. Biri söylesin ve biz aydınlanalım. Aydınlanma dışarıdan taşınamaz; kendi edimlerinizden, kendi dil edimlerinizden doğar. Bu nedenle ben, ideolojik söylem içindeki “Aydınlar, işçi sınıfına aydınlanmayı dışarıdan verirler” iddiasına ta o zamanlar itiraz etmiştim. Hayır, böyle bir şey olamaz. Aydınlanma tinseldir, kaynağı kendindedir; dışarıdan uyarılabilir, yönlendirilebilir ama yaratılamaz, sanatsaldır. Sanatı dışlayan pozitivizmin, sanatı bir pozitivist propaganda aracı haline getiren bugünün dünya görüşünün iddiasının tam tersine. Sanatın kendi özgün efektine dayanarak bunları söylüyorum. Bugünkü pozitivist sanat anlayışını propagandacı buluyorum ve dolayısıyla o zaman, bireylerin de sanata başvurmanın, salt mantığa dayalı söylemlerinin kısır, yaratıcı olmayan, dili kullanamayan, dilin onları kullandığı bir biçim olarak görüyor, eleştirimi bunun üzerine kuruyorum. Dil, aynı zamanda egemenlik aracıdır.

Egemen Dil Sorunsalı

Egemen dil, diğer dilleri egemenliği altına alır. Örneğin, çoğulcu bir yapı düşünelim; o çoğulcu yapının içinde, egemenliğe taşınmış, yani eğitimin, resmi söylemin, siyasetin aracı olmuş, literatürü oluşturmanın aracı olmuş bir dil, diğer dilleri ve dolayısıyla ona bağlı olarak kültür ve tarihi egemenliği altına alır ve bu egemenlikte kendine doğru bir dönüştürücü etki vardır. Burada ya entegrasyon vardır, bu siyasi bir iradeye dönüşür; ya asimilasyon vardır, bu siyasi bir iradeye dönüşür; ya da çoğulcu bir yapı içinde özgürleştirici bir irade vardır, bunun siyasi iradeye dönüşme olanağı vardır. Bunlar çok ciddi bir sorun. Tarihin içindeki bu kültürü taşıyan dil, kavramsal, felsefi düzeyde tümel, evrenseldir, ama yerellikte de tarihi tecrübenin kullanıldığı –bugünkü terimle konuşacak olursak–  “ulusal dil”dir veya onun altında “etnik diller”dir. Şimdi, bir etnik dilin tarihsel tecrübesinin aktarımı, yaşatılması, geliştirilmesi olanağı, ulusal bir dilin varlığında nereye kadar olanaklıdır? Bu “ulusal” sözcüğü proje anlamında; “millet” sözcüğündeki gibi eski tabir değil, tarihi tecrübeyi ifade etmiyor. Bir anayasal sözleşmenin altındaki proje üzerinden bir toplum tanımı bu “ulusal”. Ulusal dil, bu etnik dillerin tarihi tecrübelerini göz ardı ederek ya kendini onlara kabul ettiriyor, ya onları entegre ederek kendine transfer ediyor, ya asimile ederek ortadan kaldırıyor ya da “çoğulculuk” anlamında bu dillere yaşam olanağı tanınıyor. Buraya kadar bunlar yapılmıştır. “Ya da” ama bunun sınırı nedir? Nereye kadar? Kaç dil? Hangi dilleri içine alabilir? Egemenlik paylaşımı biçimine getirilirse, o zaman dilin kullanımı açısından kaynaştırıcı ve ortak aklı oluşturucu olmasını parçalarsak, şizoid bir toplum mu oluşur? Yoksa birbirini destekleyen, İsviçre modelli, birbirini üreten, Kanada modelli bir toplum mu oluşur? Ya da Belçika, Endonezya benzeri modellere bakarak, birbirini geliştiren veya geliştiriyormuş gibi görünen yapılar, ekonomik egemenlik çöktüğünde, siyasi bir çözülmeye mi dönüşür? Bu “ulusal dil” dediğimiz dilin, doğanın içindeki güçlerin karşılaşması gibi, “Hangisi hangisini dönüştürürse! Yaşamın gerçeği ne yapalım ki böyledir ve bu yönde ilerler” biçimindeki bir kabul mü geçerlidir? Bunlar siyasi tartışma konusudur, yani niyete bağlıdır. Bunların hiçbirinin bilimsel bir temele bağlı açıklaması olamaz; siyasi tercihlerdir. Bir toplum kendi siyasi tercihini hangi yönde kullanacaksa, dil egemenliği paylaşım sorununu çözme araçları çeşitli biçimlerde olabilir. Çözmeye niyeti varsa onları yapar, değilse bu egemen dil, egemen söylem diğer birikimleri ve kültürel taşınmaları yitirebilir ya da kendine katabilir.

Her Algı Dile Çevrilir

Dil, bütün bilimsel ve felsefi çalışmaların son ucunda şöyle görünmektedir: Her tür diyalog veya algıdan türemektedir, her türlü algı dile çevrilmek zorundadır. Çevrim sorunu var. Bu bana Hermes’i hatırlattı, Hermes’e kadar gittim, “Vay canına!” dedim. Dil bir çeviri ise –hani şu tanrıların dilini insanların diline çeviren Hermes var ya– acaba bu mitoloji, böyle hakikaten gökyüzünde bir Tanrı oturuyor, bu da arada bir oraya gidiyor, oradan bir şeyler öğreniyor, geliyor bize çeviriyor mu? Yoksa bu mitoloji bizi anlatıyor olmasın? Bizim kendi dünyamızı anlatıyor olmasın? Biraz düşününce, baktım ki zaten biz hep çeviri yapıyormuşuz. Şimdi, çeviri sorunu çok önemli bir sorun. Dil, bir çeviri olarak ele alındığında, bütün zemin değişti, bambaşka bir ele alış ve işleme gereği ortaya çıktı. Dilin poetik yapısı, hani şu sezgisel ve organik, örgensel yapıya uygun olan, şiirsel yani sanatsal olan, bölünemez olan yanın çevirisi… Bir sanat eseri parçalanamaz. Bir Leonardo’nun tablosunu parçalayamazsınız; o bütündür, gestalt var onda, ruh var. Ama bir mantıksal metni parçalayabilirsiniz, analitik süreçlere sokabilirsiniz. Demek ki analitik süreçler bilim için geçerlidir, sanat için asla! Bir tabloya analitik olarak baktığımızda söyleyeceğimiz şeyler şunlardır: “Burası kırmızı. Burada yeşil var. Şunun yüksekliği 24 cm, burası 70 cm, demek ki altın oran buradan çıkabilir. Şu biçimler, şu figürler, vb.” Bugün, bunların hiçbiri sanat değil. Analitik zihin, sanatı algılayamaz. Analitik zihin, sanatı algılayamaz. Üretmeyi bıraktık. Sanat niye yok şimdi? Anlıyor musunuz, sanat niye yok? Sanat yok. Analitik zihin, bırakın üretmeyi, sanatı algılayamaz. Eğer sanatçı varsa, o zaten analitik değildir. Analitik zihinle yapmıyor, onu aştığı için yapabilir. Sanat, bütünselliğini koruduğu sürece sanattır. O nedenle, “ruh” sözcüğü, “tin” sözcüğü bu anlamda geist’iktir; bütünselliği vurgular, parçalanamaz. İşte, sanat devre dışı kaldığında dilin kullanılması başka bir şeydir, sanat devreye girdiği zaman daha başka. Poetik dil, bir şiir, nasıl çevrilebilir başka bir dile? Bu, büyük bir sorun. Çevrilemez. Çevrildiği anda ruhu kaybolur.


* Metin Bobaroğlu’nun 15 Kasım 2011 tarihindeki “Dil ve Dilin Farklı Boyutlarda İncelenmesi” başlıklı AAV toplantısı konuşma kayıtlarından derlenmiştir.