İrtifa Kaybeden Figür Olarak Aydın

Var olanla kurduğumuz ilişkileri disipline ettiğimizde; sanat, bilim ve felsefe gibi üç ayrı alan elde ediyoruz. En temel anlamda ve en özgün kavramsallıkla, eğer var olan nesne, olay, olgular ile özne arasında “imge” aracılığıyla bir ilişki kuruyorsak, buna sanat diyoruz. Bunu, ayırt edici özellik olarak söylüyoruz. Yoksa imge, bilimsel anlamında, felsefede çok mühimdir ve onun örgütlenmesi, ortaya çıkartılması, konulması, geliştirilmesi için belki de vazgeçilmez bir ögedir. Ancak ayırt edici nitelik olarak sanatı daha çok imge bağı ile ayırıyoruz. Nereden? Bilimden ve felsefeden. Peki, bilimi ne ile ayırıyoruz? Bilim de yine, var olanla öznenin kurduğu bir tür ilişki. Bunun en belirgin ayırt edici özelliği ise “deney”. Sanatta deney var; deneysel sanatlar var? Bu olmasın mı, sanat için gerekli değil mi? Gerekli, ancak ayırt edici bir özellik olarak kullanmıyoruz. Eğer var olanlar arasında, hem var olan nesne, olay, olguların kendi aralarında hem de öznenin onlarla olan ilişkisinde bir özgün ayırt edici özellik arıyorsak, o zaman bu deneydir denilebilir. Ne için? Bilim için. Felsefe için nedir? Var olanlarla öznenin kurduğu ne tür bir ilişkidir felsefe? Kavram ilişkisidir. Özgün ayırt edici özellik olarak “kavram”ı söylüyoruz. Peki, imge de bir kavram değil mi? Deneyde içerik kavramsallaştırılmaz mı? Ya da kavram deney yoluyla elde edilir mi? Tabii, bunlar birbirinden koparılamaz. Aslında nesne, olay, olguların birbirleriyle olan ilişkileri bize bir bütünü gösterir. Hiçbir zaman onları birbirinden reel olarak ayırt edemeyiz ama kavramsal olarak ayırt ederiz; disipline etmek için de kavramsal ayırt edici özellik bizim için önemlidir.

Kuramlara ulaşabilmek ve o disiplinlerin içinde yeniden üretimler yapabilmek için, denenmek, denence olarak önümüzdeki var olanlarla yeniden ilişki kurmak, onları var etmek, onların ilişkilerini değiştirmek açısından yöntem bulabilmek, yöntem geliştirebilmek adına kavramsal çerçevelere ihtiyacımız var. Bu kavramsal çerçeveler, felsefe için olduğu kadar bilimler için, deneysel bilimler için ve sanatın imgeselliği için de geçerli. İmgeyi kavramların içine alarak onu kurama ulaştırabiliriz. Deney verilerini bir kuram çerçevesi içinde değerlendirebiliriz ya da kavramları kavramlar arasında ilişkilendirerek bir teorik öbeğin içinde ele alabiliriz. Bunun gerekçeleri arasında, olay ve olguların anlaşılır kılınması için yorumlanması; nesne, olay, olgularla karşımıza çıkan sorunların çözüme kavuşturulması ve etkinlik yaratabilmek adına gerekli olması sayılabilir.

Galileo Galilei

Bir etkinlik yaratmaya kalktığımızda, oluşturduğumuz bu teorik çerçeveye ihtiyacımız vardır. Ancak bu teorik çerçeveyi oluştururken bir sorun çıkıyor karşımıza: Kavramları ilişkilendirdiğimiz üslup, yöntem, hareket ettiğimiz noktalar ve onu götürmek istediğimiz hedef, başlangıçta bizim için spekülatiftir. Diğer bir deyişle, biz bir tasarım oluşturmuşuzdur; bütün ögeleri bu tasarım içinde yerleştirmeye kalkışırız. Dolayısıyla, ütopik bir kavramsal bütün ortaya çıkar. Ancak bunun belli sorunları çözüp çözmediği ile ilişkili olarak güvenilirliği vardır. Başka sorunlarla karşılaştığımızda, bu teorik öbek bir işe yaramayabilir veya tıkandığı bir yer olabilir. O zaman onu geliştirmek icap eder. İşte, bilimsel yöntem olarak benimsenmiş olan bu tutum, zaman zaman radikal noktalara ulaşır. Radikal noktalardan kastım bazı bilimsel dönemler. Örneğin, Galileo ile başlayan dönem bunlardan biridir. Her ne kadar Kepler’le daha önce başlamış olduğu söylense de, fizik kavramlarının çerçevesinin Galileo ile tam olarak çizildiği bu dönem, Newton’la doruğa ulaşan mekanik anlayış dönemidir. Bu mekanik anlayış, aynı zamanda bir kavramsal çerçeve çiziyordu. Bu, bizim sanat dünyamızı da etkiliyordu. İmgelerimizi yaratırken, o dönemlerde o kavramsal çerçeveden hareketle imgesel üretimler yapılıyor veya en azından sanat o yönde disipline edilerek akademisyenler tarafından gelecek nesillere aktarmaya çalışılıyordu. Felsefe de tabii bunun etkisinden kurtulamıyordu. Bir yanda nesnel gerçekliğin yasaları bulunuyordu. Onlarla teknoloji üretiliyorsa, siz felsefe olarak onun dışında kalamıyorsunuz. Felsefe buna karşı kendine başka bir özgür alanı yeteri kadar güvenilir bir biçimde çizemiyordu. Şöyle de denilebilir: Eğer, bilhassa fizik biliminde nesnel gerçekliği yansıtan kavramlar oluşturulmuşsa, o zaman bunun dışındaki bütün alanlar metafiziğe itilmiş olur. Felsefe eğer bununla ilgilenirse, bu metafizik dünyadan bahsetmek zorunda kalırız. Varsın yadsınır bir alanı da olsun felsefenin, ama bunun sınırlarını çizerek belirtmesi gerekir. Felsefeyi, Galileo ile başlayıp Newton’da doruğa ulaşan bilimsel kavramlar sınırlandırmaya başladı demek istiyorum.

Felsefe daha önce özgün çalışmasını çok daha serbest, istediği biçimde yaparken, fizik bilimi, nesnel gerçekliğin yasalaştırılması ve onların ilişkilendirilmesi ile ilgili öyle kavramlar üretmeye başladı ki bunlar giderek insanların doğa hakkındaki, kendileri hakkındaki sorgulamalarını karşılamaya başladı, bu sorgulamalara yanıt oluşturmaya başladı ve felsefenin yanıtlarıyla çatışkı içine girdi. Girdikten sonra da felsefe bir anlamda kendini metafizikten arındırmak ve nesnel gerçekliğin yasaları ile ilgili düşünce sistematiğini örgütleyebilmek için bilimin dümen suyuna girdi; bilim daha yoğun bir çekim alanı oluşturdu ve felsefe de onun peşine takıldı. Giderek öyle bir dönem geldi ki felsefenin işlevi neredeyse bitmiş oldu veya böyle bir kanaat uyandı. Artık bilimin önü açılmış, deney ve gözlemle araştırma sonuçlarını raporlaştırmış, doğanın gizemlerini o kadar hızlı çözmeye başlamış ve sonuçlardan teknoloji üretmeye başlamıştı ki felsefeyle ilgilenmek o kadar da cazip, çekici olmamaya başladı. Rönesans ile başlayan, pozitivizm hareketi ile güçlenen ve daha sonra eleştirel felsefe dönemine kadar, belki Alman idealizminin çöküşüne kadar böyle bir dönem yaşandı.

Hiç kuşkusuz, bilimsel bilginin üretilmesi öncelikle bilim çevrelerinin işidir; çünkü uzmanlık gerektirmektedir. Buna karşın, üretilmiş bilimsel bilgi ile bilgilenmek her aydının öncelikli görevidir. Aydının yüklendiği bir başka görev de diğer insanları bilimsel bilgi ile olabildiğince bilgilendirmektir. Bu dönemde aydının yükü çok ağır. Eskiden aydın olmak bu kadar dertli bir iş değildi. Bilgi üretmek, bilgi tüketmek, üretilmiş bilgi ile ilişkiye girmek bu kadar zorunlu değildi. Bu dönemde bir aydının bilimsel bilgi, sanatsal bilgi ve hatta yaşam ile, disiplinlerarası felsefe, disiplinlerarası ilişkiler içinde, aslında çok zevkli, nitelikli bir dünyası var. Fakat bu ilişkilerin dışına düşerseniz kısırlaşırsınız. Artık aydın irtifa kaybediyor, giderek kendi dünyasına kapanıyor ve yaşamı bu biçimiyle, bu üretilmiş biçimiyle ve değerleriyle tanıyamıyor. O zaman, aydın olmaktan daha çok, bilgili, uzman, mesleğinde çok başarılı ama aydın mı? Nasıl aydın olacak? Aydın, bütün bu disiplinler arasındaki ilişkileri nitelikli bir düzeyde tanıyabilen insan olacak.

Alexis Carrel

Alexis Carrel, Nobel ödüllü bir tıp hekimidir. İnsan Denen Meçhul adlı kitabını okumanızı öneririm. Carrel’e göre, Batı dünyasının soliptik benlikli, başarıya bağlı kaybetme olgusu ile donanmış bireyi giderek yalnızlaşıyor, hem de kalabalıklar içinde yalnızlaşıyor. Duygu olarak, insanlar toplu yerlere gitmek istiyor. Sinemalara gitmek istiyor, tiyatrolara gitmek istiyor, maçlara gitmek istiyor. Duygu, hatta içtepi olarak yalnızlığını gidermek için buralara gidiyor. Kafelere gidiyor; sürekli kalabalık, insanların çok olduğu yerlere gidiyor. Ama birbirlerine o kadar yabancılaşmış, o kadar dışsallaşmış ki insanlar, derin, birbirlerinin özlerine dokunabilen ilişkiler oluşmadığı için insan giderek kendi insanlığından uzaklaşıyor ve yabancılaşıyor. Carrel, büyük dinsel atmosferler, büyük kilise toplulukları olanaksızlaştığı, sanayi toplumu başka bir dünya kurduğu için, önümüzdeki dönemlerde küçük tasavvuf ocakları oluşturmak ve onları paylaşmak gerektiğini ileri sürüyor. Tasavvuf ocaklarından kastı Batı’da psişik gruplar olarak yorumlanmış. Carrel’in önerisi, artık patolojik bir durum doğduktan sonra bir psikiyatriste veya bir psikoloğa giderek tedavi olmanın ötesinde bir şey. Ona göre, sağlıklı olduğumuzu varsaydığımız durumda bile, bir psişik gruba üye olmak ve onda kendimizi paylaşmaya yönelik bir çaba içinde olmalı her insan.

Günlük stresimizi, yorgunluğumuzu attığımızı düşündüğümüz, yeni arayışlarımıza kaynak olduğuna inandığımız bu tür çabaların ardında yatan boşluk farklıdır. Bu boşluk, kendimizi birebir, insan olarak algılayabildiğimiz ilişkilerin olmamasından kaynaklanır; kendimizi insan olarak algılayamadığımız için bu tür psişik bir paylaşım içinde yeni akrabalar edinmeye çalışırız. Yeni, çünkü sanayi toplumunun akrabalığıdır bulunan. Batı’nın yeni mistik ilişkiler arayışlarını etap etap incelediğinizde, gerçekten Doğu mistisizmine kaydığını görürsünüz. Batı’nın “mekanik psikolojik” anlayışının dışına çıkılmıştır ve artık giderek Doğulu mistik tavırların benimsendiğini, modernize edildiğini, yeni psişik ortamların geliştiğini görürsünüz. Benim yorumlayışımla, aydın, insandaki bu boşluğu fark eder. Yoksa, aydınsı bir entelektüel, üretilmiş birtakım bilgilerle aklını donatan ve onu paylaşan; bilgisini salt dışsal, mekaniksel sorun çözmelere yönelten kişi değildir bence. Artık aydın o dönemi bitirdi, yeni bir döneme girdi. İnsandaki bu boşluğu, bu anlam boşluğunu sorgulayabilen ve o anlam boşluğunun giderilmesi ile ilgili bilimsel yöntemler atayan veya tarihi o bilim yöntemleri doğrultusunda sorgulayıp tarihsel birikim içinden anlam üretmeyi deneyen insanlar olacaktır.

Newton Mekaniği Kıskacındaki İnsan

Nesnelerin yüksek hızlardaki boyut değiştirmeleri ve onların insan algısı üzerinde yarattığı psişik durumun, günlük yaşam içinde, Newtoncu fiziğin gördüğü, açıklayabildiği evrenimizle pek bağdaşır bir yanı yok. Biz psişemizi burada oluşturuyoruz. Nerede? Değişkenliği dış ilişkiler, etki-tepki ilişkileri içinde olan mekanik evrende oluşturuyoruz; Newton mekaniğinin algı evreninde oluşturuyoruz. Hatta kimyasal olanı bile biraz düşünmeye başladığımızda, kimyasal olanla tanışmaya yöneldiğimizde, bizde başka türlü duygular yaratır. Etki-tepki yerine, değişen, başkalaşan, nitelikler kazanıp niteliklerini değiştiren varlıklar karşımıza çıkar. Günlük yaşantınızda, algı organlarınız aracılığıyla nesnelere baktığınızda, onları birbirinin dışında algılarsınız. Bir saat var örneğin, bir de kalem var; bunları yan yana koyarsınız, resimlerini yaparsınız, fotoğrafını çekersiniz ya da sadece bakarsınız, incelersiniz. Bu hep saat olarak kalır, bu da kalem.

Salvador Dali

Tabii sanatçılar rahat durmuyorlar. Sürrealistlerin ustası Salvador Dali, bir ağaç dalı üzerine saati atmış, saat orada sarkıyor mesela. Zamanın, bizim mekanik olarak algıladığımız zamanın öyle olmadığını anlatıyor bize. Yani rahat durmuyor sanatçılar; imgeleri o kadar güçlü ki orada kimyasallığı, dünyadaki algıladıklarımızı değiştirerek resimde bize yeniden sunuyor sanatçı. “Bak,” diyor, “burada böyle bir şey var.” “Zaman kayması, zaman erimesi, zamanın başkalaşması böyle olabilir, bu imgelerle düşünün,” diyebiliyor. Biz bunu, sanatçının bu simgesel aktarımı olmaksızın, doğrudan nesnel gerçekliğin içinden algılayabilir miyiz? İşte kimya! Özsel değişimi, yani saatin saat olarak, gözlüğün gözlük olarak kalmadığı bir ilişkiyi ve ilişkiye girdiklerinde birbirlerini dönüştürüp başka bir şey haline getirdiklerini algılayabiliyor muyuz? İnsan beyninin kimyasıyla ilgili bu tarz vizyonlar, bu tarz algılar olabilir; ama nesnel gerçeklikteki kimya söz konusu olduğunda, sodyum ve klorür bir araya geldiğinde, belli koşullarda birbirlerini üretmiyorlar, öyle değiştiriyorlar ki başka bir varoluşun içinde yer alıyorlar. O başka varoluşta, artık saatin “saat” olarak, gözlüğün “gözlük” olarak kalamadığı bir varoluş içinde onları başka bir şeyle tekrar ilişkiye soktuğunuzda, özsel değişimlere uğrayıp yeni yeni olgular yaratıyorlar. Bunu algılamak bile çok yeni bir şey. Kimyanın tarihi ne kadar? İki yüz yıl kadar mı oldu? Lavoisier’le filan başladı, ondan evvel simyaydı, Lavoisier’den sonra da “kimya” oldu. Şurada iki yüz yıl olmamış bir olgu ama olgunun içinde üretilmiş olan bilgideki algı biçimi – bizim psişemizi, iç dünyamızı o algıda olgunlaştırma, yetkinleştirme ilişkisini yeteri kadar yapabilmiş miyiz?

“Örgensel bir kavram nasıl oluşur? Kimyaya karşılık düşen kavram nedir? Fizik mekaniğe karşılık düşen kavram nedir?” diye düşündüğümüzde, üç tip kavramla karşılaşıyoruz. Bu üç tipin birlikte kullanıldığı bir örgenlik, bir kavram örgenliği söz konusu olduğunda, biz hangi boyutta düşünüyoruz? Onun hangi boyutu ile tanışıyoruz? Örneğin, bir düşünceyi, yani sözcükleri kavramlaştırırken, eğer etki ve tepki düzeyinde ilişkilendirmeleri söz konusu ediyorsak, bu, etki-tepki bağlamında, Newton mekaniği bağlamında bir düşünce tarzıdır. Bu durumda, kavramlar birbirinin dışındadırlar; birbirinden bağımsız olarak var olurlar; birbirleriyle etkileşmeleri ancak yan yana gelmeleridir. Bir tümce düşünün, o tümcenin içinde iki tane sözcüğü yan yana koyun; “Bir başkasına göre hızlanan…” Burada, “göre” sözcüğü “hızlanan”dan önce konulmuştur, “başkası” ondan önce gelmiştir – “bir başkasına göre hızlanan.” Şöyle de diyebilirdik: “Göre bir başkasına hızlanan” ya da “Başkasına bir göre hızlanan” değil mi, yerlerini değiştirebilirdik. Bu yerlerini değiştirme bazen çok absürt olur ama bazen de anlam taşır, yeni anlamlar türetir. Burada, konum farkı vardır, etkileşim farkı vardır ve böyle bir dizayn var. Şiirler örneğin, daha çok bu tarzda oluşur; sözcüklerin yerlerini değiştirdiğinizde şiir ortadan kalkar. Onları yan yana getiriş biçiminiz, size içsel bir biçim, ritim verir ve o, şiir yaratır değil mi? Anlamlar üretir. Bu, mekanik olan, etki-tepki ilişkisinde olabilir. İmgesel gönderim yapıyorsanız, bir imge öbür kavramın içine gidip onunla çalışıyorsa –daha doğru deyişle, iki kavram birbirinin yanında ve dışsal etkileşim değil de birbirleri ile iç içe girip birbirlerini değiştirmeye yönelik ilişkiye giriyorsa– o zaman, düşünce tarzı olarak, ortaya kimyasal bir düşünce çıkıyor. Bu, edebiyatta, resimde olabilir, müzikte zaten oluyor, düzyazıda olabilir, felsefede olabilir; birlikte de kullanabilirsiniz.

Richard Feynman

“Kimyasal düşünce” dediğim zaman, insanlara çok yadırgatıcı gelir hakikaten, çünkü henüz mekanik düşünce tarzındadır. Yadırgatıcı gelir, çünkü hiç öyle kullanılmamış. Adına başka türlü alışmış herkes; “diyalektik” dediğimiz bu işte! “Diyalektik” denilen sözcük, kimyasal bir sürecin, kimyasal oluşumların verdiği bütün disiplin ne ise odur. Fakat insan öyle alışmış ki… “Diyalektik düşünce, diyalektik düşünce, diyalektik düşünce” der, ama kimyasal olarak olayı koyduğunuz

zaman, bunun o olduğunu anlayamazsa, o kavram değildir, ezberlenmiş bir slogandır. Kavramı anlayabilmek için, kavramları birbirine dönüştürüp, değiştirip başkalaştırmaların süreci olduğunu anlamak lazım. İşte o zaman kavram diyalektiktir. Peki, organik olan? Organik olan, diyalektik olanın da üstünde bir şey; işlevsel olan demek. Biraz önce verdiğim örnekteki bütün metnin, o kavramsallığın kendi içinde çatışmalarının, daha önceki yanyanalıkların hepsinin bir amaç doğrultusunda kullanılıyor olup olmaması demek. Ereğine bağlı olarak örgütlenir. Bütün o varoluşlar, kendi ereğine bağlı olarak örgütlenir. İşlev yani fonksiyon, ereğine bağlı olarak örgütlendiğinde, örgensel kavram öbeği elde etmiş oluruz.

Algı Kalıplarımız Değişmeden Günümüz Fiziğini Anlayamayız

Nobel ödüllü ünlü fizikçi Richard Feynman, “Kuantum Elektrodinamiği” üzerine konuştuğu bir basın toplantısında, dinleyicilere, anlattıklarını anlamayacaklarını ve bu durumdan üzülmemeleri gerektiğini belirtmiştir. Feynman, kuramını doktora öğrencilerinin de anlamadığını, çünkü kendinin de tam olarak anlayamadığını açıklamıştır. Burada anlaşılmayan şey, bizim algı kalıplarımızın değişmesi gerekliliğidir. Algı kalıplarımızdan dolayı anlamıyoruz. Önemli, ciddi bir sorun var. Fizik bilimi Einstein ile öyle bir noktaya geldi ki orada felsefi bir bilincin gereksinimi ortaya çıktı. Felsefeyi terk eden bilim, “Felsefe artık gereksiz; doğa yasalarını, nesnel gerçeklikleri bize fizik öğretiyor, teknoloji patladı; felsefe metafizikle, mantıkla uğraşsın,” diyordu. Fakat Einstein’a gelince bir şey oldu, başımıza bir taş düştü – bu taş felsefe taşı. Felsefe yeniden gereksinim alanına çıktı. Felsefi bir bakış olmaksızın, felsefi bir kavramsallık olmaksızın, fiziğin bu boyutunun algılanması ve anlaşılması olanaksızlaştı.


* Metin Bobaroğlu’nun 1999 yılı Ocak-Haziran ayları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde “Einstein’ın Nesnel İlişkinlik Kuramı” üzerine yaptığı konuşma dizisinin kayıtlarından derlenmiştir.